7.11.07

Ben avukatım


Üzerime düşen sorumlulukları tam anlamıyla yerine getiremeyeceğimi anladığım zamanlar, yerine getirmiş gibi davranarak icraatın kendi değerinden değil sırf eyleyeninin sert ve şaşmaz duruşunda kaynaklanan bir bütünlük sergilerim. Hani her gün bir sonrakine bırakarak son gününe kadar ertelediğimiz bir paperı yazmak için gerekli araştırmayı yapmaya üşenmişizdir. Aklımıza konu gelmez, gelen konu tatmin etmez. Ama artık son gecedir, bir şeyler yazılması gerekir. O yüzden aklımıza gelen fikirlerden birine tutunur, üzerine ufak bir egzersiz yapar, hemen yazmaya koyuluruz.

Bu durumlarda bana öyle geliyor ki yazarken her anımda, baştan savma ve derinlikten yoksun bir yazı yazdığımın farkında olarak sahte bir bilinç düzeyiyle aklıma gelenleri aktarıyorum. Başlarda ilerlemek çok zor oluyor çünkü sürekli bir yanım hatırlatıyor bana aslında yaptığım ya da ürettiğimi varsaydığım argümanın değersizliğini. Ama kelimeler döküldükçe sanki satırlar patır patır sayfaya değil bilincimin bu huysuz yanının üzerine düşüyor. Gittikçe aşağılara gömülüyor zavallı. Paperın sonlarına doğru gelince ise pek az hatırlar oluyorum bu durumu. Zaten son noktayı koyduktan sonra amacım değişiyor. Nasıl daha iyi yazarım ya da yazabilirdim değil, nasıl bu yazdıklarımı daha kolay savunulabilir bir hale getirebilirim diye düşünmeye başlıyorum. İşte o anda eleştirel olduğunu sandığım beynim sanki anesteziye kurban gidiyor ve dolayısıyla inanmadığım, değersizliğinin farkında olduğum bir fikri savunmak için yazı içindeki tutarsızlıkları ve bütünlüğündeki eksikliklerini kapatmaya çalışıyorum.

Durun, durun bu kadar kolay mı sandınız. Yazma pratiğinden önce gelen bir bilinç değişikliğinden söz ediyoruz burada. Başkaları karşımızdayken inanmadığımız değerleri savunur durumda bulabiliriz kendimizi. Peki kendimizle baş başa ve tüm kısıtlayıcı bağlamlardan uzakken nasıl olur da bunu başarabiliriz ki. Yani inanmadığımı bildiğim ve inanıyormuş gibi yapma zorunluluğum olmayan bir şeyi nasıl savunabilirim?

Çok basit. Paperın iyi olduğunu başkalarına inandırmak için öncelikle kendimi inandırmalıyım. Nasıl mı?
Henüz yazmaya başlamadan önce tüm sivri yanlarımın törpülenmiş olduğu bir anı bekliyorum. O anda tüm o satırları yazacak olan özneyi karşıma alıyorum… Benden bağımsız o özneyi.
İlk hamleyi o yapıyor. En zayıf yerimden vuruyor. Pragmatik değerini anlatıyor bana çirkef bir surat ifadesiyle. Bilmiş bilmiş tavırlarla cam kenarındaki mermere yaslanmış… Bak diyor vakit kalmadı sıfır almaktan daha iyidir. Yaz bir paper gitsin ne paperlar yazdın hangisi değerinden dolayı taçlandırıldı ki bunu da aynı özenle yazasın. Ayrıca, bu konu gerçekten de ilgini çekmiş olsa zaten araştırırdın, düşünürdün, günler öncesinden ürettiğini varsaydığın bir fikir üzerine yazardın.

Off! Çok haklı. Yumuşak karnıma gelen bu darbeye karşı, diğer zayıf tarafımı sürüyorum ringe. Tamam, haklısın ama sen mükemmeliyetçiliğinden taviz vermezsin, iyi ya da vasat bir paper çıkacağına hiç çıkmasın. İstersen konuş hocayla, 1 gün daha zaman iste daha iyi düşün biraz daha araştır içine sinen bir paper yaz. Güya bilgi üretimi yapıyorsun bu şekilde sorumluluk üzerimden gitsin mantığıyla olmaz ki.
İşte bu durumda ikimiz de fazla direnemiyoruz. Açıyorum kitapları biraz daha okuyorum. Ama içten içe de biliyorum olmayacak. Tek yaptığım mükemmeliyetçi yanımın kafasını okşayıp sırtını sıvazladıktan sonra biraz uğraşıyormuş gibi yaparak emek harcadığımı belirtmek ve dolayısıyla kendimi inandırmayı kolaylaştırmak.
Kitabı kapatıyorum. Yazacağım konu şudur diyorum. Ve gerisi kendimi inandırma teşebbüsleri ile geçen sayfalardan sonra zaferle sonlanan bir sonuç paragrafı. Kendimi kandırmayı başarıyorum. Hatta o kadar iyi kandırıyorum ki, paper iyi bir sonuç ama yanında bir iki eleştiri ile elime gelince küstahça kafamı sallıyorum. Anlattıklarımı anlamamış Hoca, ya da o kadar derin bir konuya girmişim ki kendimi iyi ifade edememişim. Hah seni küçük aptal! Ne oldu da bu kadar inanır hale geldin, yalandan yazdıklarına?

Oda hezimet kokuyor… Savaş sonrası bir boşluk. Mohaç’a nispet 22 dakikada düşman alt edilmiş sanki. Tek bir ağızdan konuşan, tutarlılık ve bütünlüğe sahip tek bir özne kalmış bu vasıfsız çabanın ardından. Bir tek ben kaldım. Kim olduğumu anlamış olmalısınız.

Ben avukatım.

Olay neymiş, gerçekte ne olmuş ilgilenmem. Paramı alırım, davama bakarım. Ne şeytanın avukatı kadar karizmatik bir duruşum vardır ne de gerçeklerin peşinde koşan körpeler gibi idealist bir yapım. Davamı kabul eder etmez, müvekkilimle tek vücut olurum. Özneler ayrımını ortadan kaldırırım. Önce bırakırım sorgu teçhizatlarımı, müvekkilim beni inandırır. Sonra da ben herşeyi gören olur, hakimi inandırırım. Hı-hımm, fena sayılmam işimde, birçok başarılara imza attım.

Ama sadece bir insanı kandıramadım. Çünkü o, Şşşş!

Şu an hissediyorum. O insan konuşmak için can atıyor. Ama istemiyorum. Bu yazı burada sonlanacak. Bu haftaki sorumluluklarımı geçiştirip, bu yazıyı baştan savma yazmaya o kadar niyetliyim ki, o kandıramadığım insanı bu sahte ve değersiz satırlarda harcayamayacağım.
Sahte ve değersiz satırlar mı? Aman Tanrım, ne biçim avukatım! Yazının sonu geldi daha kendimi bile inandıramamışım…

5 yorum:

merve dedi ki...

Paper namına yalancı şahitlik yapmak motivasyon açısından hepimize lazım bu günlerde. Hem delil olarak da Barthes sunulabilir, ne de olsa öznesi olmayan bir paper savunuyorsun; senin işin de kolay değil. Bir de hakim gelince ayağa kalkılacak filan...

varolmayan şövalye dedi ki...

sıkıldım benzer kelimelerle aynı yorumu yapmaktan. o yüzden yapmayacağım. yeter artık. sana diyorum.

mr dedi ki...

yazılarını takip ettikçe yazma ugraşının garip bir faaliyet oldugunu dusunmeye baslıorm

Adsız dedi ki...

"hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz. yazı hariç."

Sevi. dedi ki...

evet evet, tek teselli yazı hariç.