13.11.07

Ben şarlatanım


Açık konuşmak gerekirse, beni buraya ilk çağırdığınızda, durumu çok saçma bulmuştum. Ama gelişim emri vaki oldu zira kendisi biraz bahsetmiş benden son yazısında. Ama ne gibi katkım olabilirdi ki sizin yazarı anlama çabanızda? Kurgusal olarak yarattığınız bu dünyada, ne otobüsün kendisiyim ne de içindekilerden biri. Ukalalık olmasın ama apayrı bir üstyapıyım şekillendiren sizi. Yazının ta kendisi. Hepinizi kandırabilir ama beni kandıramaz. Hatta kandırmak istemez. Tam da bu sebeple beni işe aldı zaten. Benle uğraşarak, bana gelme nedenini keşfedecekti. Ben kim miyim?

Ben şarlatanım.
Ama o beni bir psikolog sanıyor.

Yine de atalardan kalma bir ruhbilim bilgisi var bende. Eğitimini almamış olabilirim ama iyi bakarım, baktım mı anlarım. Bu sebeple, nasıl bir faydam dokunur okurlara diye düşünürken bir iki araştırma yaptım. Fark ettim ki, çok karışık duygulara meydan vermiş buradaki çok özneli yapı. Bazılarımız “onlardan biri” olduğunun farkına varmış ve bu birlik duygusu yaratan “onlar” aidiyetini hoş bulmuş. Kelimelerden üretilebilecek sonsuz kombinasyonlar arasından yenisini üretmekle uğraşmak yerine, bu saçma paragraflarla özdeşleştirmiş kendini. Bazılarımız ise bu konuların üzerine pek düşünmemiş olsa da yazıyı benimseyerek o durumu sahiplenir olmuş. Bir nevi kendini olmadığı gibi gösterme çabası işte. Sonuç olarak görüyorum ki, sizler onlara, onlar yazara geçiyor. İpin ucunu yaktık ateş devam ediyor. Sana, bana, ona, buna kuvvet veriyor.

Ha öyle, ha böyle çıktı ki ortaya, yazıdaki her yalanın bahsi dahi öznedeki sahteliği vuruyor insanların suratına. Bakın yıllar önce hastamız, yani bu yazar, özel bir defterinde ne demiş bu konu hakkında:
“ Yazmaktan korkuyorum. Hayır, ne çok karmaşık yapım olduğu için kendimi ifade edememekten ne de yazdıktan sonra fikirlerimi değersiz bulacağımdan kaynaklanıyor… Sanırım, sadece, yazarken kendimle baş başa kalmaktan korkuyorum.”
Durun hemen alkışlamayın. Ben de beğendim, ama şöyle devam etmiş ertesi gün.
“Şu hale bak, ne kadar yalan bir cümle. Yazmaktan korkmamın sebebiyle ilgisi yok. Tamamen, birisi ileride neden çok yazı yazamadın diye sorarsa, havalı bir cevap vermek için sanki. İşte yazmaktan korkmamın asıl sebebi bu zaten. Korkuyorum çünkü yazarken, kendime karşı dürüst olup olamayacağımı kestiremiyorum.”

Size çok yabacı gelmemiş olması gerekir. Görüyorum ki yazar daha önce de yazma sebebini düşüncelerini düzenlemek ve yerleştirmek olarak açıklamış. Hep bir kendini olmak istediği gibi yansıtma uğraşları…

Peki, bu sevimli yazarı bu durumundan dolayı suçlayabilir miyiz? Samimi değil mi yoksa yazdıklarında? Öznesizliğinden dem vuruyor diye çoktan ölümü ilan edilmişse, bu sahtelikler için psikosomatik semptomlar mı demeliyiz? Ben şimdilik reçete yazmak yerine, bu durumun yazarın bilincinde nasıl cereyan ettiğinden bahsedeceğim.

Dün bu saatlerde, yazar daha önceden kafasında kurduğu bir yazı yazmak üzere daktilosunun başına oturdu. IU kupasında kahvesi, fonda dinlendirici müziği, salıvermiş o meşhur bilincinin tüm dizginlerini… Geçen haftanın özensiz avukatına karşı bu sefer hem zengin hem de içerikli bir şeyler yazmaya kararlıydı. Zaten bakıyordu, son iki yazıda hakim olan ağır ve hüzünlü hava onun karakterine pek uymuyordu. Ne yapmalı, ne etmeli, bir şeytanlık, bir oyunbazlık. Yoksa (varsa) yine sarkastik bombastik üslubuna geri dönüp biraz göze biraz da gülümsemeye hazır dudaklara mı hitap etmeliydi.
N.Ş.İ serebral kas gevşeten bir yazı çıkması gerekirken, noolduysa üstüne bir Şarl havası kuruldu. Bir saatten uzun bir süre boyunca birbirinden kopuk onlarca satır döküldü durdu. Ama olmadı, maya “tutmadı”.
O sırada bilincinin terasına doğru çıkan bir farkındalıkla sarsıldı. Geçen haftaki avukat inanmadığımız şeyleri savunmak için yazının içine bütünlüksel ve tutarlı materyeller katarak nasıl kendimizi inandırdığımızdan bahsetmemiş miydi? Evet, biraz hakkı vardı. Ama oradaki mevzu bahis paper tarzı zorunlu meşgaleler değil miydi? Hani pragmatik sebepler içeren.

Peki şimdi neden aynı şekilde olmadığı gibi davranmaya zorluyordu kendisini? Hayır seni maymun, son haftalarda çok fazla paper yazmaya alıştığı için değil tabi ki… Demek ki yazmanın da pragmatik bir yanı vardı. Yani benim pragmatik bir yanım var. Nasıl mı?

Yazarken kendimizi nasıl şekillendirdiğimizin farkında mıyız? Hani o anki manevi durumumuzun farkında olsak da, yazma şeklimiz üzerinde etkisi olacağını bilsek de; sözde çılgınca bir şey yaparmış gibi -yani sprite içip havuza atlamak gibi çılgın- bu etkileri bertaraf edecek formlara sokarız kendimizi. Özellikle de başkalarının okuyacağını bildiğimiz için bu durumu(sebepsiz sıkıntı diyelim ki herkese uysun) kabullenmememizin ve dahası mücadele etmemizin en büyük dayanağı olur bu şekilde yansıtmak kendimizi. Sebebini bilmediğimiz hüznümüzü örten bir sırıtıklık kaplar yazıdaki yüzümüzü ve dahası olmadığımız kadar neşeli ve komik bir hale sokarız auramızı. En depresif günlerimiz, en uçuk şeylerle çevremize winnie the pooh etkisi yarattığımız günlerdir. Nasolsa gerçek hayatta saklayamayacağımız yüz ifadelerimiz, dalıp gitmelerimiz, sessizce bir köşeye çekilmelerimiz fark edilemeyecektir yazıda. Hele ki sonuna bir de : ) koyduk mu, ooh gelsin şenlikler gitsin kahkahalar.
Eminim bu durumu daha iyi ifade edenler olmuştur. Ama ne demek istediğimi anladığınızı varsayıyorum.

Tam da bu şekilde bir yazı yazacakken, bunu yazmakta zorlanışını düşündü yazar. Tabi ki, istese bitirirdi o yazıyı. Ama avukat bir kere fırlamıştı yerinden, aklına gelince kolay olmadı kendini ikna edebilmesi. Baksanıza, bir önceki yazısı resmen şekillendirmişti kendisini. Aynı daha önceleri kendisini iyi, güzel ve mutlu olarak şekillendirdiği gibi…

Kabul edelim şimdi. Var tabi ki yazmanın insanı mevcut durumundan çekip alabilecek özelliği. Bu şekillendirme neden kötü algılanmalı ki. Hepimiz yazarız hayallerimizi çünkü çok hayal görünmektedirler bize bir o kadar da uzak, yazarken ellerimize alınca tekrar inanabiliriz belki. Bazen de yazının konusu tutkular, duygular, aşklardır; çünkü yazı dışında ifadeleri zor ya da imkansızdır. Özgürlüktür bazen yazı çünkü yoktur varoluşun başka çıkış kapısı.

Şimdi ikiyüzlülükle suçlamadan, şizofrenik saptamalar yapmadan, şu çocuğun haline bir baksanıza. İstemez miydi o da yazı yoluyla rahatlamayı ya da kendine yeni bir dünya yaratıp içinde koşturup oynamayı. Fakat gün oldu, ruh doldu. Ne kadar şekillendirmeye çalıştıysa da başaramadı. Belki düşündüğü gibi yazsa çok neşeli olacaktı ama birden diğer penceredeki spleen spleen bakan bodleri fark etti. Onu çıkarsa aklından, bir sonraki pencereden Léo Ferré’nin solitudü gelecekti. Peki madem yazacaktı, neden ısrarla dinlemekteydi daha iğnesi yeni kırılan pikabından jak brel nağmelerini. Ya da aklına gelen konular neden hep dışarıda sağanak yağan yağmurda ıslanıp temizlenen ruhlarla ilgiliydi. Hele, hele tüm gece ziGuroZ videolarını izlemek de nesin nesiydi?

Demek ki, bazen olmuyor. Yazı çare bulmuyor. Bana yani psikolog sandığı şarlatana ise teşhisi koymak kalıyor: Angoisse.

Herkesin derin bir oooh çektiğini fark ettim. Teşhis konunca gelen bir rahatlama. Ama durun hemen inanmayın. Zaten geri alıyorum lafımı. Dün olsa belki doğru olurdu bu tespit çünkü düne mahsus bir ruh haliydi. Bugün bu yazıyı yazarken yerimde olsa yazar diyecekti ki: “iyi de baksana şu cıvıklığa ne hüzün var ne melankoli. Nereden çıkarıyorsunuz bu kendini iyileştirme emellerini. O eski haaalimden eser yok şimdi. Bugün hem zindeyim hem de keyifli. Zaten eğer dikkatli okuduysanız, bu yazıda göremezsiniz o angoisse denen iti.


Ne diyebilirim ki? Haklı. Ne son zamanlarda aklını meşgul eden bir derdi var ne de yazı dışında ifadesinin sınırlı olduğu bir duygu seli… Peki bir insan nasıl olur da dertsiz tasasız başım diye sevinirken, rahat ve neşeli bir yazı yazmakta zorlanır. Dahası sorarım: neden, şimdi, yani bir gün geçtikten sonra bile hiçbir şey olmamış gibi davranıp bu bahsettiğim yazıyı yazmak yerine bu durumun getirdiklerini tartışıyorum. Madem böyle bir durum geçiciydi, getirdiklerinden bahsetmenin amacı neydi. Merak ederim, dertsiz başa dert açmanın sebebini.

Biliyorum.
Melankoliye doğal bir eğilimimiz var.

10 yorum:

B. dedi ki...

Evet, daha once de kendisine soyledigim gibi (o an uyusmus beynimle sadece soyledigimi hatirliyorum, icerigini degil), aslinda kimlerin "o" ve "onlardan" oldugunun sahsen farkinda olmadan yaptigi saptamalar ve sonuc olarak ilk yazidan mevcut son yaziya kadar hastamizin izlemis oldugu cizelge pek de ic acici degil. Tedavi olarak ilk asamada yazmak yazmak ve yazmak onerildi..ki angoisse'inin son haddine vararak dedigimiz lafa gelsin. Kendisinden en cok asiri neseli (alkol aldigi vakitler disinda), israrci ve fazla cana yakin oldugu zamanlar korkuluyor. Oysa que bu veri sadece profesyonel olan benim gozlerim sayesinde gorulebiliyor. Kendisine varolussal tum problemleri bir kenara birakip dunya barisi, multeci haklari ve turk futbolunun son durumu hakkinda yazmasini salik veriyorum, ki bunu sadece hastanin akil sagligi acisindan oneriyorum, yoksa ailecek takip ediyor begeniyoruz. Ama bizim de sagligimizi ve kafamizin zoraki duzenini bozmasindan endiseleniyoruz acikcasi. To sum up, yillar sonra bu sekilde delirdiginde evlenemem seninle kusura bakma.

Adsız dedi ki...

ben hertürlü evlenirim..

hamdi dedi ki...

"evlendiğinde tv karşısındaki kanepede oturup tvye bakarak savaştan, mültecilerden, politikadan, futboldan dem vuran bi koca istemeyenler derneği/istanbul şubesi"nden geliyorum efendim. kendime koca adayı olarak onca-bunca-şunca bloGÖR arasından sizi seçtim. marry me.

alternative b. dedi ki...

I dont agree with b.
I am a member of Hamdi's club.
and,
I am a bachelor"ette".
I am your fan.
and,
this blog is a proof of your sanity. and its "driving me out of my insanity".
so,
I want you to marry me.
not to Hamdi.

Bahri Tektaş dedi ki...

bu konuda yorumsuz geçmeyi tercih ederdim. ama kendimle çelişme iç güdüsünden kendimi alamıyorum. evlenmek yada evlenmemek. daha kökeninde secilmek yada secilmemek yattıgını düşünüyorum. bu kadar talep ve clubber arasında seçeceğim eşin beni seçmesini istemem. seçeceğim kelimesini vurgular yazara uygulanan bu imtiyazın nedeni sorgularım.

onlardanbiri dedi ki...

Ben de yorumsuz geçecektim ama şarlatanın kafası karışmış, evlenme işi nerden çıktı anlamamış..bana dedi ki
kabul edermiş, hepinizle evlenirmiş. 4 hatunla suudi cemaatinin göz bebeği olurmuş.

but where is the text, the author, the subject, hein? je sais pas. o solo mio.

B. dedi ki...

Yaziya yaptigim yorumlarin ardindan sadece yazarin anladigini gordugum ve sadece bu yuzden anlamli olan komikligimin ustunde gereksiz yere durulmasi ve konunun sec(il)mek-evlen(me)mek baglaminda cok gereksiz cikislarla saptirilmasi ilginc geldi.

Size bol talepler ve sizi secmeyen sizin sectiginiz esler dilerim...

P.S: "ya da" olacak.

B. dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
B. dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
B. dedi ki...

Orda burda aval aval dolanışlarım esnasında yolum buraya düşmüşken, sırf 'şarlatan' pek sevdiğim bir kelime diye tam da bu yazıyı seçip okumuşken, bir de üzerine 'aman ne güzel pek değişik, yorum da yazsam' demişken, şu ufak tefek yorum penceresini açıp gördüklerimin etkisiyle daha ne kadar dehşete düşebilirdim acaba. Az biraz şuursuzluk vardır bünyemde, kendimden şüphe ettim dolayısıyla. Her neyse, nihayet idrak edebildim ki yukarıdaki çeşitli b.'lerin hiçbiri ben değilmişim. Yalnız takdir edersiniz ki bu travmatik durum bana yazı hakkında tüm söyleyeceklerimi unutturdu.

E, "madem böyle bir durum geçiciydi, getirdiklerinden bahsetmenin amacı neydi?"

Sırf yazıp yazıp, asıl noktayı çoktan kaybettiğimi fark ettiğim için tüm yazdıklarımı silip, üstüne pencereyi kapatıp gitmek neredeyse kalleşlik olacağından susmak bilmedim, (manasızca grotesk fikirlere de sahibim), yazmışken göndermeyen şöyle böyle olsun dedim ve hiyr yu go.

En nihayetinde bir kişi tarafından daha okunduğunu bilmek de iyi güzel hoş bir durum. Ehm evet bu caddeyi not etmek lazım.

Sevgiler,
Dünya üzerindeki onbinlerce b.'den yalnızca biri.