Uyanma konusunda birçok efsanelere imza attığım bir gerçek. Sanılmasın ki uykucu, tembelliği ile barışık bir insanım. Uykuyu sevmeme sebebim eskiden zamanı yakalayamama korkusu iken, son yıllarda buna çok uyumaktan kaynaklanan başağrısı eşlik eder oldu. Çok dediysem mesela 9 saat uyku benim için çok. Ama iş benim ne kadar uyumak istediğimde değil ki. Uyandığımda bilincime tam kavuşabilsem tabi ki hemen ayaklanırım. Ama kendime soylediğim ve o bilinçsizlikle çok iyi inandırdığım onca sebebin desteği ile alarmın çalmasından saatler sonra uyandığım çok oluyor. Bıraktım kaç kere uyanıp gündelik işlerime başladıktan sonra yatağıma dönüp üç saat önce uyandığımı hatırlayamamı, hadi yine bıraktım beni uyandırmasını söylediğim insanlara tam olarak uyanıkmış gibi davrandıktan sonra kalkacağımı söyleyip (hatta yalandan kalkıp) geri uyumaya devam ettiğimi, e bırak artık o zaman dediğim uykum arasında karşımdakinin uyuduğumu anlamsına imkan vermeyen ve çok olağan bir şekilde devam ettirdiğim telefon konuşmalarını; ben öyle oyunbaz, öyle numaracı, öyle yaramaz bir uykucuyum ki bu günlerde uyandığımda saatin kac olduğunu anlamak için üç farklı saate bakmam gerekiyor. Masa saatim bir saat 10 dakika sonrasını, radyolu alarmım iki saat 7 dakika sonrasını, telefonumun saati ise sadece 8 ya da 9 dakika sonrasını gösteriyor ki, sonunda yahu gerçekten de saat kaç diye kendime sorup beynimi çalıştırmaya başlayarak uyanmaya çalışayım. Daha önce benzerlerini çok kez tasarladığım bu taktiklerden sonuncusu ne kadar devam edecek kim bilir...
Ama o gün altı saatlik uykuma iki saat daha hediye etme emelindeyken, yan odadan gelen müzikle hemen ayıldım. İspanyol ev arkadaşımın kaynağını bilmediği ve pek de umursamadığı Sarah McLaughlinin Katibim yorumu beni ne Üsküdar’a götürdü ne de kolalı gömleklerime... O şarkıyı ilk dinlediğim an geldi aklıma bir tutam hüzün ile: Anneciğimin o güzel gözleri ile beğendiği kumaşlardan o güzel elleri ile diktiği mor bir elbisenin içinde, elinde şemsiye, yüzünde peçe pır pır dönen bir kız geldi gözümün önüne. Şimdi biraz geçmiş dönelim.
Kaç gündür müsamele müsamele diye sürekli aynı şeyden bahsediyorlardı. Evde bir telaş herkes birşeyler hazırlamaktaydı. Tamam, teşekkür ederim müsameleye hazırlandığınızı belirttiniz ama keşke bir de müsamelenin ne demek olduğunu söyleseydiniz. Kafamda yarattığım onca ihtimalden hangisinin doğru olduğunu öğrenmek için sabırsızlanıyordum. Ama birtürlü de kelimenin anlamını sormaya cesaret edemiyordum. Müsamelenin ne demek olduğunu sorarak bilgisizliğimin ortaya çıkması ile şu yaşıma kadar unutamayacağım hüzünle karışık bir utanç daha mı yaşasam iyiydi, yoksa hiç sormayıp bakalım kafamda yarattığım seçeneklerden hangisi doğru diye bekleyip bu eksikliği bir oyuna çevirmek mi en iyisiydi? Tabi ki soramadım.
O gün ilkokulun tiyatro salonunu dolduran hınca hınç kalabalık içinde babamın diplomasi kokan ince ayarlarının kaçınılmaz bir sonucu olarak ön sıralardan yer bulabilmiştik. Müsamelenin bir çeşit gösteri olduğunu o sırada anlamıştım. Babam elinde fotoğraf makinesi sabırsızlanırken, annem sürekli içeri gidip minik kuzusunun iyi olup olmadığını kontrol ediyordu. En sevdiğim zamanlar işte tam da ilgiden uzak kendi kendime gözlem yapabildiğim zamanlardı. Ama keşke sürekli yabancıları gelip gidip kardeşimin pamuk yanaklarını sıkıştırıp, kivir kivir bebek sarisi saçlarını okşamasaydı. Tam da sıkılmaya başlarken perde kalktı, ‘müsamele’ başladı.
Arka tarafta alkış, çığlık, bir kıyametki annelerin gözyaşına karışıp yağmur olup üstüme yağıyordu; bizimkilere bakıyordum mutlu ama sakin o anı bekliyorlardı. Çocuklar geldi, çocuklar gitti; metinlerini unuttular, anneleri yardımlarına yetişti. Ama en sonunda o an geldi ki, kendisi sahnede tek başına belirdi. Etrafa bakarken ne bir heyecan görebildim gözlerinde ne de bir telaş. Rolüne iyi mi hazırlanmıştı yoksa yaradılışında bir tutam metanet mi vardı? Hiç bilemedim... Tam bu gorsel şölenin büyüsüne dalacak iken, tombik annanemin bir nefeste çektiği maşallahı ile ayıldım. Gerisini pek hatırlamıyorum ama bildiğim kadarıyla müsamele çok başarılı geçti, sahnenin prensesi bir aksilik olmadan geri kulisine çekildi.
İkinci gösteri de ise tüm çocuklar ikişer ikişer gruplanmıştı. Peki neden kızlar erkeklerin kollarında eteklerini yere sürterek yürümeye başlamıştı. Onun yanındaki çocuk kimdi? Sahiplenmek, kıskançlık bu mu demekti? İki gösteriden birincisinde pamuk prensesi canlandıran evimizin prensesi, ikinci gösteride katibiyle yürüdükçe kafam karışmaya başladı. Birinci hikaye çok mantıklı bir şekilde oyuna dönüştürülmüşken, ikinci gösteri neden bu kadar saçmaydı? Hayır, belki çok mantıklıydı ama benim kafamda onlarca soru vardı: Üsküdar dedikleri Hayriye Teyzenin oturduğu o çok uzak yer değil miydi? Bir çember halinde dönerek Üsküdar’a gidiş mi tasvir ediliyordu, eğer öylese kusura bakmasınlar ama o şekilde o yolu gitmek ne mümkündü? Madem kızların elinde süslü şemsiyeler vardı, aldı da bir yağmur denen bu hava durumu neden sorun teşkil ediyordu? Kolalı gömleğe hiç girmeyeyim onun başka bir anlamı olabileceğini tahmin ediyordum ama çıkaramıyordum. Ve en sonuncusu, At neredeydi? Ne atı demeyin, o sırada çok iyi hatırlıyorum atı alanın Üsküdar’ı geçmesi bu müsamele ile ilgili çok önemli bir bilgiydi. Çok sonraları anladım ki ilgileri yokmuş. Hatta müsamele degil müsamereymis.
O gün bir çok konuda yeniliklerle dolu bir gündü. O sırada dahi o günü yıllar sonra bile hatırlayacağımı biliyordum. Belki de zaten yıllar sonra unutmayacaksın diye aklımdan geçirdiğim için hala hatırlayabiliyordum. Bugün ise onun için dilime her zaman ulaşamayan düşüncelerimi aktarmak istedim. Ama yazı bir başladı ki kendi gözümün gördüğünü gerçek belledim. Şu yaşımızda bile aramızda konuşulmayanlar vardı, bu yazı onu nasıl sevdiğimi anlatmam için bir fırsattı; ama onları yazmak yerine başka birşeyi yeğeledim:
Ben seni nasıl sevdiğimi her zaman dile getiremesem de, pek de umursamıyormuş gibi davranıp hep kenardan izlesem de, bu gözler hep görüyor, kaydediyor, sevgisini bir romana dönüştürür gibi kendi içine atıyor.
Belki en iyi doğumgünü hediyesi birine kendisinin ne kadar harika bir insan olduğunu anlatarak kendisinin aktaramadıklarına tercüman olmaktı, ya da bunu başaramayan yazarların yaptığını gibi o muhteşem insanın kendisi için neler hissettirdiğini yazmaktı. Burada ise tam kendisi ile olan ilişkimdeki gibi, söyleyemediklerim gizli kaldı. Kendi gözümden gördüklerim, en azından bakıp, görüp, kaydettiğimin kanıdı olarak yanıma kar kaldı. Ben yine kendi kabugumdan sıyrılamadım, kendi çaresizliğimi ve beceriksizliğimi yine kendi gururlarımla harmanlayarak onun bunun gözünü boyadım.
Ben kutuyum. İçimi göstermesem de iğne deliğinden giren ışıkla dış dunyayi içime kazıyorum. Tersine de olsa...
Ama yine de ısrarımın sebebi tam da gerçeğe uygun bir amaç idi. Bu gözlerle gördüm, bu düşüncelerle okudum, bu beynin bir köşesine kazıdım. Şimdi ise 26.yaşını dolduran bu bayana, kendisini o halini hatırlatmak için o izbe köşeleri tekrar kazıyorum. Sırf o minik elleri ile hiçbir şeyi kazımasın diye...Merak edenler vardır, söyleyeyim: Hala elleri minik, hala çabuk üşür, hala inceciktir, hala gözlerinde şu yaşta bile anlayamayacağımız bir anlam taşır.
Sonra, sonra, beyaz bir elbisesi vardı, pamuk prensese yakışan bir hüznü beraberinde taşırdı. Belki de o zehirli elmanın midesine dokunacağını önceden bilmeliydi. Ama bugün doğumgünüydü, dokunmasınlardi ki istediği herşeyi yiyebilmeliydi.
13.4.09
Ben kutuyum
Kim igne deliginden bakti? Onlardanbiri 5 kişi isigini yansitti
4.2.09
Ben aktorum
Yankilaniyor, acele bir sekilde, kafamda yankilaniyor. Hatirliyorum.
Kim der ki guzel zamanlardi diye. O sirada hic mi hic oyle algilamiyordum. Aman zaten guzel zamanlardan bize ne.
Kac zamandir bu hikayeyi yazacagim diyordum cunku kendimi hep bu hikayeyi baskalarina anlatirken buluyordum. Simdi ise goruyorum ki benden once davranmissin. Guzeli gozume sokmayi basarmissin.
Ama yilmadim. Gayretliyim. Once o adama gittim sonra o kadina olmadi o gunaha kostum. Hepiniz bir yalani yasadiniz, nasil oldu da oturup bunu baskalarina aktardiniz diye sordum. Sessizlikten anladim ki hepsi birer yalan olsa da, kaynagi ortak bir gerceklikte sakliydi. Simdi ben nasil yazarim ol(may)anlari, nasil kiyarim. Mukemmel olmali dusuncesi beni birakmali, parmaklarim klavyeye ulasmali... ne ideali, ne havalisi, Tanri sadece bir puro muptelasi.
Kim der ki guzel zamanlardi diye. O sirada hic mi hic oyle algilamiyordum. Aman zaten guzel zamanlardan bize ne. Gec saatlere kadar uyuyor, uyaninca kendimi hemen disari atiyordum. Yuzumu yikamisim ama ne yazar uyku cini hala yuzumu yalamaya devam ediyor. Eror kafasi. Aksama kadar sosyal kimligimin gerekliliklerini yerine getiriyordum, baskalarina ayip olmasin diye. Ss! Onlar bilmiyor ama aslinda gunese ayip olmasin diye. Faulsuz bir yasam istiyordum.
Usta bak usta. Ne istiyorsun be. Hatirlasana. Her gece nette saatlerce konusuyoruz. Sabahi buldugumuza sasirip bu durumdan anlamlar cikariyoruz. Hic tanimadigin birine anlamlar yuklemek daha kolay diye soylemistim ya bi kere. evet yine yapiyordum ama yaptigimin farkinda olmakla ovunmuyordum. belki ama belki bu sefer kendimi inandirabilirmisim gibi. Aylar sonra senin de soyleyecegin gibi, ekranin disinda kalan yasamimizdaki eksiklikleri birbirimiz uzerine soylemediklerimizle asiyoruz. Sarkilar eslik ediyor, sozleri hikayemizi yaziyor.
Dun gece konustuklarimiz aklima geliyor. Denize bakip, okyanus kenarindaki hikayeyi tekrar gozumde canlandiriyorum. Bos veriyorum. Kulagimda dun gonderdigi sarki:
Hakkim var benim de yanilmaya, yaniltmaya, en kotuyu anlayana kadar. Aman neler oluyor bana. Aglayana kadar guluyor, gulduklerime agliyorum. Aman neler oluyor bana. Yatagimin ucunda uyuyorum. Oy nasi pismanim. Ben ben degilim.
Bu sarki beni anlatiyor demek istiyorum. Ama hic de o durumda olmadigimi biliyorum. Aslinda o kadar kayitsiz derecede mutluyum ki, bu duruma biraz melankoli katmak iyi olurdu diyorum. Tasfir edilenin yanindan gecmeyen o halllerden siyrilip, sirf onun gonderdigi sarkiya layik olmak icin, o durumda oldugumu farzediyorum. Sirf durumun kurgusalligini bozmamak icin kendimi kafalardan kafalara sokuyorum. Her gun pek bi zorunlu halleri tamamladiktan sonra gururla ekran basina oturuyorum. Gorevimi yerine getirdigime gore hakkimdir o muhabbet, o muzik, o surreel kafalar. Ve gercek hayatim o zaman basliyor. Ekranda ismin beliriyor. Once bir iki sacma giris cumlesi sonra gunun icinden gozlemler ile gozlemeler. Saatlerce iki boyutlu dunyamizda kurdugumuz yalan, ruzgar olurken, aslinda yarim saat uzaklikta olmamiza ragmen yasayamadiklarimiz, kavak yeli oluyor. Sandalyenin uzerinde hafifce yana egiliyor, uzun uzun kavaklar gibi yelleniyorum.
Ertesi gun oluyor, gunler geciyor, her gece yeni bir sarki bize eslik ediyor. Ulan sana canim kurban, nereden ciktin kucuk seytan, varsa bu kadar sarki bize eslik edecek, yaparim sana unkapaninda bir album, bulurum birilerini bize kisa film cekecek. Her gece yeni ortakliklar yaratiyoruz. Varolduklari ve gelecege isik tutacaklari umuduyla.
En sonunda bulusuyoruz. Karli bir gunde Taksimin en yuksek noktasinda seni bekleyecegim diyorum. Iki kere dusme tehlikesi atlattiktan sonra o mermer tasin ustune cikiyorum. Umarim anlamistir neresi oldugunu diye dusunurken telefonum caliyor, "neredesin ben metro cikisindayim" diyor. Onlardan digerleri bana guluyor.
Zaman oluyor gecenin bir vakti karsiya gececek kadar gaza geliyorum. Zaman oluyor kendimi bir yalanin icinde buluyorum. Hat uzeri konusmak kolay basbasa ise gergin bir olay. Karganin rengini seviyorum. Onunde selam verip iceri buyuruyorum.
TOKAT! ay sana kimse kiyamaz bebek diyorum, sirf bu sebepten elimi kaldiriyor, o tatli yuzune tokadi basiyorum. O ise, kizarmis yanagini unutur gibi aslen sanatini icraa ederken kullandigi ellerini aciyor, karsilik veriyor. Hay anani diyor, disimi sikiyorum. Herseyi bir film gibi yasamakta israrciyim. Ama en uzun filmlerin bile uc saat surdugunu unutuyorum.
Yine de ben bir aktorum. Hayatina umut serpen, odani renklendiren etkisiz bir faktorum.
Oyle zamanlar vardir ki, hic tanimasan da karsindakini, bilirsin yasamaktasindir ayni kaderi. Ama o zamanlar da biter, hani film de biter ya. Ufak rastlantilardan ve ortak zevklerden peydahladigin o icicelik tukenecektir zaten. Hep hayalinde var etmissindir karsindakini ne sanslisindir ki o da seni. Cakil demisti ki "ayni seyleri dusundugunu sanarken ayni seyleri dusunememek ama ayni seyleri dusunmedigini dusunurken ayni hayatlari yasamak".
En sonunda herkes uyanir, farkli yollara dagilir. Iki tarafin da hayatina yeni sevgililer girer, tum hayatina hukmeder. Zaten olmasi gereken budur dersin, bir kere bile geriye donup bakmazsin. Eger tabi o sarkilar bi daha calmazsa.
Yillar sonra. Hah yillar. Belli ki zaman daha cabuk geciyor iki boyutlu ortamda. Bir not buluyorum posta kutumda:
"Bilmem merak ediyor musun, benim şuan aklımdan geçiyor " Neden orada durmuş bana bir şey yazıyor " .
Gerçekten kurdanin olmadığı için mi.Değil.
Uzun zamandır aslında bir tek seninle konuştuğumu biliyorum.Bir tek sana dinlettiğimi ve sana baktığımı- tüm konuşurken izlediklerimin içinden.
Dışarıda bir hayat var aslında ilerleyen. Kendimi hayatın tam ortasına atmaktansa, ilerlerken bıraktığı renklerden bir kaçını alıp, oturuyorum odada.
Var içecek kahve, bira.Duruyor kafayı bulup, kollarında uyanacağın birileri - eğer istediğin buysa.Belki yarına anlatacak bir şeylerin olsun istersin; heycanlı ve de hızlı. Ya da tercih edersin kendi yaratacağın hikayeleri anlatmayı.
Ben bunu tercih ettiğim için mutluyum.
Sana anlattığım hikayelerimi de seviyorum; çünkü mavimsi olur gülüşün ve saçların da tam öpülmelik sarıdır,içim ısınır.
Şimdi sana seni sevdiğimi söylerim, tam karşimda oturuyor olursun ve cümleye " yani yanlış anlama..bir insan olarak ..." diye devam ederim,
Sen
Kaçamak ve de alaycı
aralanmayan dudaklarının arasından
sırıtırsın.
Yani,
Seni seviyorum ama yanlış anlama bir insan olara...."
Ayy diyorum. Yine yeniden gel kollarima. Tekrar yasayalim o yalani. Bu sefer yarim saatlik mesafe yok arada. Cok daha yakiniz birbirimize. Hatta o kadar yakin ki sanki standing next to me. Aramizdaki sinirlar ve mesafeler sigaranin kulunde. Iki parmak hareketi yeter onlari yok etmeye. Gecmiste farkedilmeyenleri, yasanmayanlari tekrar mi cekicez icimize, bir nefesle?
Ama truth is, we were too much young. Now I'm looking for you, or anyone like you.
Ah kuzum. Olmaz ki. tekrar yasanmayacak bu fanteziler, gercek olan bundan ibaret ki. Biliyorum yine mevsim kis, yine disarisi soguk, yine disardaki dunya abuk. Aramizda mesafe yok olur mu? Yilan gibi kivrilan yollar var, o yollari kesen daglar var, o daglari senin gibi asmaya calisan nehirler var. Arada koca bir kita var. Hani olur da bu illuzyon bir anlik tukenirse, araya nefret girerse, ya nefretten once?
Diyebilir misin, seni operim ve gecer. Lutfen bitirelim bunu burda.
Uzgunum, gagarin'in bakis acisina gore herseyi farkli goruyorum. Simdi bu mektubunu katlayip, cekmecenin en derin kosesine koyuyorum. Geri donus yok. Eger eger eger israr edersen, dusun, bir dusun, farzet:
Sanki özgürlük kadar güzelsin
Sevgi kadar özgür
O güzel basini uzat göklere
Gül güneslere gül
Kirilma, küsme sen yine bir siir yaz
Kim igne deliginden bakti? Onlardanbiri 4 kişi isigini yansitti
21.11.08
Ben O'yum
Ciğerlerine dolan havanın onun narin bedenine veda etmeden önce titrettiği tellerden çıkan seslerin dili yardımı ile ağzında şekillenmesinden sonra aramızdaki mesafeyi katederek kulağıma ulaşması, aslında bu seslerin ortak dilimizde anlamlı söz grupları oluşturduğunu bilmeme rağmen bana hiçbir şey ifade etmiyordu. Karşımdaki insanı dinlemekle dinlememenin çok da fark etmediğini düşündüğüm sözde ender zamanlardan biri. Onunla aynı duruma düştüğüm anlarda gayet olgun ve kendime güvenen bir şekilde “dinlemeyeceksen söyle sorun değil” dediğim bir zamanda karşımdakine bu hakkı çok görmemin çelişkili olduğunu düşünerek zihnimin otoyollarında bir yol ayrımına ulaşıyorum. Ya “kusura bakma kafamı toparlayamıyorum sonra konuşalım” diyip kendi beklediğin şeyi karşındakine sunacaksın, ya da bir an önce kafanı toparlayıp anlattıklarını ciddiye alarak dinleyeceksin. Ha evet bir de karşılık vereceksin. Şart olmasa da.
Nasıl oluyor bilmiyorum, bir bilene danışamıyorum ama işte o anda içimde kontrol edemediğim yıkıcı bir güç ortaya çıkıyor ve akıl süzgecini es geçmiş o yorumu parçalara ayırıp, her bir parçasını mahvedip, o mahvolmuş her parçayı sahibinin suratına vurmayı istiyorum. İçimde kontrol edemediğim yıkıcı bir güç diyorum ya, kontrol edilemez oluyor çünkü o yorumun ufak bir noktasına bile dokunsam tekmiline saldırıyor, yıkıcı diyorum çünkü o anda sadece yorumu değil kaynağını da yok etme hissi ile sarsılıyor. Bedenim de zihnim de.
Bir yandan karşımdakinin bir daha böyle basit konuşamayacak kadar tükenmesini diliyorum. Diğer yandan bu tükenişe neden bu kadar müdahil olmak istediğim konusunda şüphelere düşüyorum. Kendi kendime söyleniyorum. Bir kere, sen kimsin ki dile geleni yok edebileceğini, kaynağını kurutabileceğini düşünüyorsun. Diyelim ki kendini bu kadar üstün görüyorsun, peki her dile gelenin bu kadar ciddiye alınmaması gerektiğini, bazen zihnin olgunlaşmadan salıverdiklerinin umarsızca söze dökülebildiğini bilmiyor musun? Dahası sanki senin her söylediğin bu şekilde taşlaştırılarak yargılanacak kadar değerli. Her şeyi bıraktım henüz bir dakika önce onu dinlemiyordun bile. Şimdi dinlemediğin anlaşılmasın diye mi böyle saldırganlaşıyorsun?
Bu sahte sorgulama bile içimde kontrol edemediğim yıkıcı gücü imha etmeye yetiyor. Kiminizi ikna etmese de beni ediyor. Ve karşımdakinin nezaketini, saflığını ve muhtemelen niteliksizliğini bastıracak derecede kırılgan ve sevgi dolu bir hitapla cevap veriyorum. Hani sonunda “tıh” diye ani ve kısa bir gülücükle süslediğimiz cümlelerden. Ne var ki bu sahteliği kaldıramayan benliğim otomatik olarak “ama” ile başlayan bir eleştiri silsilesine başlıyor. Ah be arkadaşım, e hani parçalamayacaktın?
Nazik başlangıcımdan yanlış bir izlenim edinmiş olan karşımdaki insan yeterince evcilleştiremediğim benliğimin bu dolaylı saldırısı ile normalde cevapsız bırakıp geçtiğim zaman oluşabilecek duruma nazaran daha fazla kırılarak hayal kırıklığına kapılıyor. Cevap vermesem, o bir şekilde bu sessizliğin suçunu ya benim yeterince düşünmediğim (düşünecek kadar akıllı olmadığım) sonucuna vararak bende bulacak ya da kendisinin ne kadar akıllı olsa da benim ilgimi uyandıracak kadar eğlenceli olmadığını düşünerek hayıflanacaktı. Şimdi ise ne sessiz kalarak akıllı olmadığım suçlamasını kabullendim ne de onun söylediklerini onaylayarak ona methiyelerde bulundum. Al işte. Hem hayalkırıklığına uğradı, hem de benim nazikçe söylediğim tüm o güzel sözleri sırf kırıcı olmamak için sarf ettiğimi anlayarak daha çok kırılıp tümden hem bana hem kendine güvenini yitirdi. Samimiyetsizlik iyice etrafı sardı.
Derken, ben de karşımdaki insanın başına açtığım bu sevimsiz durumu düşünerek, kendimi sorgulamaya devam edip, her alanda göreceli algının yararını savunurken, şu anda bu kadar kesin bir yargıya varabilmeme şaşırıyorum. Zaten dinlemiyordun, sözlerin hangi bağlamda söylendiğini hatırlamıyorsun nasıl kalkıp da bir cümleyi soyutlayarak soyutlamanın yetersizliğinden bahsediyorsun? Karşındaki insan “ama ben farklı bir bağlamda söyledim” diye seni uyarsa bile ısrarla savını tekrar ederek kendi eksikliğini örtbas etmeye çalışıyorsun. Burada kısa kesip daha kibar bir dile döksem de kendime karşı daha da acımasız olabildiğimi söylemeliyim.
Ama hani kaç yıldır beraberiz ya, kendimi de seviyorum. Bu acımasız tavrım sonucunda kendime acıyıp tekrar kendi zayıflığımdan rahatsız oluyorum. Ama kendime koruma mekanizmam kendimi yüceltecek bir yoldan geçiyor. Bu sefer kendime tıh diyorum. İlla cevap vermek zorunda mısın? Çok dikkatli dinlemiş olsaydın bile, karşındakinin yorumu tamamen niteliksiz olsa dahi illa düzeltmek zorunda mısın? Bırak adamım, kimseye karışma, ben kendim doğrusunu bilirim, kimseyle paylaşmak zorunda değilim. Cool ol adamım.
Bunları düşünmeye başlayınca olgunluk olarak tabir edebileceğimiz karakter özelliği kendini aşarak nonchalance seviyesine ulaşıyor. (sen de okurken kendine hakim ol da nonchalance yerine kayıtsız diyebileceğim konusunda beni düzeltmek zorunda hissetme lütfen) Bu noktaya ulaştığımda -ki o sırada kendime göre zirvede oluyorum- hiç kimseyi, sözlerini düzeltecek kadar ciddiye almamam gerektiği konusunda kendimi telkin ediyorum. En nihayetinde (tıh) kim olduğum az çok biliniyordu ve kimseye kendimi anlatmak zorunda değildim. Kendim o kadar beğeniyordum ki herkesin beğenmesini olumsuz bir şey olarak görüyordum. Karşımdakinin yorumunu duyduktan sonra kibarca gülümseyip, hak verip geçebilirdim. Çokça da böyle yapıyordum.
Ama bu sefer, bir an önce kendisini kimseye beğendirmeye gerek duymayacak kadar benmerkezci adam, ben, karşımdaki insanın kendisini umursamadığımı düşüneceğinden korkarak telaşa kapılıyorum. Onun sevgisinden (güya umursamadığım) mahrum kalma ihtimali dahi benim çekine çekine bir iki kelam etmeme yetiyor. Ağzımdan çıkan garip sözcükleri toparlayamayıp, saçmalayama başlıyor, kendi söylediklerime şaşırarak bu kadar aptal bir insan profili çizdiğime inanamıyorum. Söylediklerimin anlamsız cümleler bütünü olduğunu fark edip ne söylediğimi unutarak bu anlamsız noktaya nasıl ulaştığımı düşünmeye koyuluyorum. En sonunda susmam gerektiğini fark ederek sözlerimi tamamlıyorum.
Karşımdakinin şaşkınlığı ve benim telaşımı sessizce karşılayışı bana olan saygısının bir süreliğine de olsa yitirdiği izlenimini veriyor. Ve kendi derdimi bırakıp dikkatlice onun gözlerinden içeri baktığımda onun da tam o anda yazının başında bahsettiğim yol ayrımına ulaştığını görüyorum. Merakla bakıyorum ne yapacak. Susacak mı, parçalayacak mı?
Ben o oluyorum, o ben. Gülüyorum. Karşımdaki ile samimiyetime göre bu gülümseme kahkahaya dönüşecek hale gelene kadar gülüyorum. Neye güldüğümü soruyor olsa da aslında kendisi de biliyor sadece aynı şeye güldüğümüzden emin olmak istiyor. Cevap veriyorum. Hayır, tüm bu sürecin ne kadar birbirine benzediğine ve her an insanın konumunun nasıl değişebileceğine değil, uzatmadan sadece ne kadar salak konuştum diyerek gülüyorum. O da benim yalancılığıma uyarak, evet diyor. Gülme sebebinin benim salaklığım olduğunu belirtiyor, her ne kadar aslında aramızdaki benzerliğe gülüyor olsa da.
Salak olmanın, ezik görünmenin verdiği hafiflik ve içtenlikle kendimce eğleniyor ve bunu itiraf etmiş olmanın verdiği avantajla karşımdakinin sempatisini topluyorum. Saçma sözlerimi düzeltmenin bir imkanı olmadığını daha önceki tecrübelerimden sabit olarak bildiğim için, saçmalama edimimi vurgulayarak mizaha başvuruyorum. Bu durumumla kendi kendime dalga geçerek hem rahatlamaya çalışıyorum hem de bu durumun münferitliğinden dem vuruyorum. Ne de olsa ben de mükemmel değilim der gibi kendimi rahatlatıyorum. Kimisi bu numarayı yese de çoğu bu mizah anlayışıma nazikçe karşılık veriyor ve konuyu kapatmanın ikimizin de yararına olacağını hissettirerek sözlerini noktalıyor.
Bu soğuk sessizliğin içinde bulunduğum ilk saliselerde yine konuşup konuşmama konusunda çelişkiye düşüyorum. Ah şu yol ayrımları.Tüm bu olanların zaten karşımdakinin saçmalamasından kaynaklandığını düşününce ortaya çıkan durumdan, sonuç olarak salaklığın benim üzerimde kalmasından hoşnut kalmayarak güç ilişkisini tekrar tersine çevirecek oluyorum. Karşımdakinin ise bu güç ilişkisinde kendisini efendi olarak görmediğini ve ya sırf konuşma sonlansın diye görse bile belli etmeyeceğini hissederek bir kelime daha etmiyorum.
Ve tüm bunların en fazla 20 saniyede olduğunu düşününce, aklımdan geçenleri bu kadar genişleterek bu şekilde yukarıda yazabilmeme şaşırıyorum. Ama kendimi tebrik etmekle acımasızca eleştirmek arasında yol ayrımına tekrar ulaştığımı fark edince son cümleye doğru uzanıyorum. İkiyüzlü olmadan bir konuşma yürütmenin imkansızlığını fark ederek hüzünleniyor, yine de daha fazla bu konuya kafa yorarak ne kendi canımı ne de okuyucunun canını sıkmak istemediğim konusunda kendimi ikna ediyorum.
Kim igne deliginden bakti? Onlardanbiri 1 kişi isigini yansitti
31.10.08
Ben şekilim

Kendini en bağımsız hissettiğin anda bu durumu doğrulamak için yüzünü çevirdiğin ilk referans noktasının bir başka insan olması ve dolayısıyla o doğrulama anından itibaren bu bağımsız durumun kendini yok ediyor olması hmm nasıl diyelim: çok acı. Dahası, bunu farkettikten sonra insanın ilk aklına gelen soru şu oluyor: Varolduğunu zannettiğim bağımsızlık durumu gerçekten yaşanmış mıydı? Yaşandı ya da yaşanmadı canım boşver gitsin, zaten büyük tanımlamalara gerek yok, biz kimiz ki bağımsızlığın ne demek olduğunu anlayacağız. En kötü anlamaya çalışırız. Aynen anlamaya çalıştığımız gibi de bağımsız olduğumuzu hissetmeye çalışırız. Yani belki tam bağımsız olma durumu olmasa da bağımsız olma hissiyatı mevcuttur.
Fakat hala bazı noktalar belirsiz. Pek de gergin olmayan bir sapanın lastiklerinden fırlamış gibi nereye hedeflendiği belli olmadan düştüğüm bu dünyada kendi hayatımı yaşamaktan başka bir seçeneğim yok. Kuramsal olarak tamamen bağımsız olmalıyım. Pardon ama kendi hayatımı yaşayacağım derken? Kendi için yaşamak... onu da ne kadar kendi isteğim ve kontrolümle yaşayabiliyorsam. Demek ki hedefinin ne olduğu belli olamasa da o düşen parçanın yapabilecekleri belli.
Hani,sanki herkes kendi hayat romanını yazıyor ama kelimeler - cümleler çoktan belli. Daha da kötüsünü mü istersiniz? Romanı kendine değil başkalarına yazıyor olmak.
Ya o kadar da basit değil. Olmamalı. Kimse kestirip atamaz ne yapıyorsak başkaları için diye. Madem öyle, çocukluktan başlayarak kopardığımız bağlarla başkalarının gözünden/elinden/dilinden muaf bir alan yaratma çabamız niye? Ya da kendimizden sıkılarak kitlelerle coşmak ihtiyacımızın sebebi ne? Bana kalırsa hem o kadar basit değil hem de bu düşünce genel bir düşünüş sisteminin basit bi sonucu. (Üff bırak şu düşünüş sistemlerini ve biraz daha betimleyici ol.) Bağımsız bir yaşayış şekli olduğuna romantik bir bakışla “inanmakla”, bunun kesinlikle varolmadığını “düşünmek” arasında hiçbir fark yok. Her ikisi için de yaşama eylemini bir alana (öznel ya da toplumsal alan) hapsederek tanımlamaya çalışmaktan başka bir şey değil.
Öncelikle, romanı başkasına yazıyor olmak çok farklı şekilde algılanabilir. Başkaları okusun diye mi? Eğer bu anlamdaysa üzgünüm laf salatasından öte birşey değil. Ne benim dışımda kalan herkesin hayat romanımı okuması(hatta buna ulaşması ya da varlığından haberi olması) mümkün, ne de romanın tümünü okuyabilecek derecede benliğimizle içiçe geçmiş herhangi bir öteki özne mevcut. Yani başkaları dediğimiz boş bir referans noktasından öte birşey değil. Sadece insanın kendisine dürüst olamayacağını anladığını anlarda başvurduğu dışardan bir göz görevini görüyor olabilir. Yani bıraksan insan bağımsızdır ama kendi yarattığı otoritelerle bu “başıboşluğa” (burada kelime metaforik anlamda değil tam kelime anlamında kullanılmıştır) son verme amacındadır. Hatta dikkatinizi çekerim: “author” ile “authority” kelimeleri kelime kökleri açısından kardeş olmalarının dışında görevleri itibariyle de kuzenlerdir.
Bir başka algılama şekli ise romanı başkaları için yazıyor olmak olabilir. Yani yaptıklarımızın bilincinde olmamıza rağmen bunun öznel bir sebepsellikten gelmediğini düşünmek. Hayvan hayatını düşünebiliriz. Belirli edimlerle bezenmiş bir yaşama şeklimiz var, ve bu insan-insan, insan-doğa, vs.-vs. arasında süregelen ilişkiler sonucu belirleniyor. Bu doğrultuda yorumlayacak olursak zaten bağımsızlık denen kavramın varolamayacağını düşünmemiz gerekiyor. O yüzden bağımsız olmamak kesinlikle rahatsız etmemeli.
Ama tüm bunları göz önünde tutmak, yani başkalarına yazıyor olma fikrinin var olmadığını düşünmek bile ctrl+A’ya basıp tek bir tuşla tüm bu yazılanları yok etme isteğimi perçinlemeye yetiyor. Ama direniyorum, zira başkalarına yazmanın mutlaka başkalarına hitap etmek anlamına gelmediğini (gelip gelmediğini) öğrenme niyetindeyim. Hayır, yanlış anlaşılmasın, kesinlikle yazmayı üstün tutan ve bu edimde temelli bir neden arayan entellektüel bozmalardan değilim. (ha farklı bir şekilde entellektüelim anlamına da gelmesin de : ) Sadece bunca zaman yaşamakla yazmanın neden bu kadar benzetildiğini anlama niyetindeyim. Yani okullarda yazı yazmak (≠yazmak) değil de şekil çizmek (≠çizmek) öğretilseydi, birgün o şekiller harflere dönüp yazıya dönüşecek miydi? Her harf de sonuçta bir şekil değil mi? Nerden geldi onun şekil olmaktan öte şekillendirici görevi?
Ben şekilim. Çok şekiiiiil. Yazmayı çizmekle bir ederim.
Sonuç olarak ister başkalarına yazmak olsun ister kendine yazmak olsun, yaşamaksa mevzu bahis, ben otoriteyim diyen blogla buna direnen yazar arasında ne kadar fark olabilir ki?
Kim igne deliginden bakti? Onlardanbiri 11 kişi isigini yansitti
10.9.08
Ben görünmezim
Buradan bakınca herşey çok daha çekilebilir görünüyor. En azından kimsenin yüzünü görmek zorunda değilim. Benim için hiçbirinin bir kimliği ya da karakteri yok. Hatta hepsi birer nesne. Otobüsün her yalpalayışında kafaları sağa sola doğru aynı anda sallanan nesneler. Benzin istasyonundan satın alınmış gibiler. Evet, biliyorum ben de ön tarafa oturunca aynı duruma düşüyorum ama zaten bu sebeple en arkada oturduğumu söyleyebilirim. Hiçbirini tanımadığım gibi onların hakkında düşünmek ve tiplerine bakarak birer hikaye yazmakla oyalamıyorum kendimi. Ya da şu yan tarafta oturan çocuk gibi çantamdan çıkardığım mürekkebi kurumamış mektupları okuyup, hüzünlenmeye çalışıp, yeterince üzülemediğimi farkederek boğucu müziklere başvurmuyorum. Yaşıyoruz, gidiyoruz bin şükür.
İtiraf etmeliyim. Hiçbir özelliğim ya da çekici yanım yok. Bir kere bakanın bir daha bakası gelmiyor. Ya da kimse yanımda oturan şu sıkıcı giyimli bayla iki çift laf edeyim demiyor. Ama kimse farkında değil, en büyük özelliğim de bu aslında.
Yazılar, molalar, içeride kalanlar, dışarıda ne durumda olduğu belli olmayanlar. Birileri karar veriyor kimin kalıp kimin gideceğine. Yine başa geldi işte diye düşünenler oluyor. Ama ikinci mola herkesi daha çok rahatsız ediyor çünkü ilkinin istisnai olduğu kanısını çürütüp yokeden bir umutsuzluğa sebebiyet veriyordu. Bu ikinci mola biraz garipti. Tembellik, isteksizlik değil, bir rakip mecraanın etkisi egemendi.
>Gördüm. Dışarıya bakan gözlerin camdaki yansımasında iktidarı gördüm. Olana dışarıdan bakabilmenin dolayısıyla direkt etkisi altında kalmamanın ve istediği anda sadece göz kapaklarını kapatarak ya da bir tuşla out vererek bu görsel şova bir son verebilmenin verdiği gücü gördüm. Yalnız bu diktatoryel bir güç değil; görünür olmadan görebilmenin verdiği muktedir kazançla beraber hediye edilen bir pasiflikti. Tabi ki herkesin hoşuna giderdi.
>Gördüm. Dışarıya bakan gözlerin camdaki yansımasında iktidarın basiretsizliğini gördüm. Göze hitap etmenin verdiği kaygı ile iletiden/iletişimden uzak yapısında var edilenlerin çabucak yok oluşunu tecrübe edip, basitçe üzüldüklerini gördüm. Ama eminim vardı, içlerinden birkaçı; görüleni kendince yeniden yaratıp salt iletim amacını aşarak farklı gözlere kırkbir mana peydahlatacak şekilde basiretsizliği aşacaklardı. Yarattıkları göze, gönüle, akla hitap ederken afyonları patlatacaklardı. Yine de çoğunluk bu durumun çekici olmayan yanlarından çekinerek enfiyelerine sarılmaya devam edeceklerdi. Gözlerinin feri geçmiş bir şekilde parmak oynatarak olanlara bakıp olanı olduğu gibi kabul etmekte kalacaklardı.
Aniden.
Beni az çok tanıdınız... Tabi ki dervişin ayağa kalkışı benim durumumda hiçbir değişikliğe yol açmayacaktı. İdealler dünyası için fazla yerimi seven biriydim. Ama yerimden kımıldamasam da zihnimi kontrol edemedim. Soruşturma bi kere başlamıştı...
Kim igne deliginden bakti? Onlardanbiri 4 kişi isigini yansitti
1.9.08
Ben yazım
Yazın/-* Yazı/-* Yaz? Huh!
Bir yaz mevsimi de böylece geçmiş oldu. Geçmiş olsun!
Kim igne deliginden bakti? Onlardanbiri 7 kişi isigini yansitti
26.5.08
Ben l-egoyum
Beeen geleceğim. UuuUuuu! Beeen gelecegiiim. UuuUuuu! Ho-ho-ho hem isim olarak ben gelecek zamanım manasında hem de çekimli fiil olarak ileride olacak bir faaliyete işaret etmekte. UuuUuu, çok seksi. Ver double-entendre'i şaşırt ağabeyleri ablaları.
Hadi ordan gazoz kapağı! Sizi bilmem ama gecen yazının yazarı biraz uçmuş gibi geldi bana. Geçmiş olan gelmiş gitmiş de şimdiki gelecekte kendini görmüş de senler benler onlar birbirine girmiş de pişmanlık söz konusu olmaya başlamış sanki. Anlamıyorum ki, "ya kusura bakmayın bi karar verdim hayvan gibi pişman oldum simdi kendime yediremediğim için turlu benzetmeler süslü kelimeler bularak kendimi kendime affettirmeye çalışıyorum" demek bu kadar mı zor? Sanırım kimileri için zor, zaten su hayatta en sevdiğim cümlelerin altında kaybedenlerden birinin imzası bulunuyor. Zira onlardan daha iyi beceriksizliklerine kılıf uyduran bulunmuyor.
Oysa ben oyle miyim? Hah sanma ki bunu soru olarak sordum, tabi ki cevabini biliyorum ve bir kez daha tabi ki öyle değilim. Nedeni ise çok basit:
Ben l-egoyum.
Sakam yok ben daha pişman olmadım. Zaten ne yaptıysam hepsini hakkıyla yaptım. Hakki darken herhangi bir arkadaşımdan bahsetmiyorum. (Hahaha yine çok komiğim Tanrı affetsin! ) Ama yine de bir önceki ezik yazarın sorusuna söyle bir egileyim ona kendimce bir cevap bahşedeyim dedim.
Pişmanlık dediğimiz tatlının ne hissi vardır ne gelecekten gelen bir habercisi. Sadece mükemmeliyetçi yanımızın bize dayattığı herseyin en iyisini yapma arzusu vardır. Yani bir karar anında aslında gelecekte pişman olacak mıyım gibi saçma sapan bir kaygıya kapılmayız. Orada hakim olan tek kaygı acaba verdiğim kararı hakkıyla yerine getirecek miyim sorusudur. Daha somut(?) konusmak gerekirse aslında bir ise baslarken en iyisinin mevcut olduğuna dair inancımız bizi bir şekilde her ihtimali hesaplamaya ve kapasitelerimizin en optimum düzeyde nasıl kullanılabileceğini sorgulamaya iter. Bu sorgulamada aldığımız cevaplar pozitif iken mutlu ve biraz da armutlu günler geçiririz. Pişmanlık tatlısının tohumları ise bir anlık boşluğumuzda karsımıza çıkan eyvah daha iyisi mevcut muydu acaba sendelemesi ile toprağa serilir. Oradan sonra alır bizi bir monolog, sunu söyle mi yapsaydım, surda sunu demese miydim, derken en sonunda kekse sunu yapmasaydim ile gelen çöküş. Hatta kimi durumlar olur, en başından dahil olmadığımız için tam kontrolü elimizde hissedemez ve ise konsantre bile olamayız. Pardon olamazlar yani. Kimileri ise ne kadar isler tıkırında giderse gitsin tahayyüllerine uygun aktif bir kapasite kullanımı olmadığı için o isi sabote etmeye bile kalkar. Al sana o sorgulama anında gelen turlu sapkinliklar. Ama simdi söyle bana o sırada hangi bünye restart game demek istemez ki, ya da en güzel yerinden reload… Pişman olacağıma hiç ama hiç başlamasaydım bu ise demekten daha öteleri de gelir basa. Hatta rivayete göre kimileri ileride pişman olabilirim korkusu ile hiç başlamaz o ise. Yine bahaneler mevcuttur, misal uygun zaman değildir ya da daha iyisinin oluşabileceği şartlar mevut değildir. Tıpkı bir blog yazısının yazılma vakti gelmesine rağmen yeterince iyi olmayabilir korkusu ile ertelenerek gecen günler haftalar gibi… Gerçi bu örnek nerden cıktı bilmiyorum ama umarım somut bisiler ifade edebilmiştir.
Bu mükemmele referansla gelişen arzu bir şekilde idealize bir duruma yönelik çabayı tevsik ederken diğer yandan birçok kararı etkiler ve kişiyi sekilendirir. Aslında bir önceki yazarın bahsettiği gelecekteki benin şimdiki beni sekilendirmesi de bundan kaynaklanıyor. Mükemmele varmak için kurban edilen öznel yönelmeler…
Fakat bu performatif güç çelişkili bir durumu da beraberinde getirir. İnsan bir yandan mükemmele ulaşmaya çabalarken diğer yandan kendi isteklerinden odun vermektedir. Gerçekte böyle bir durum olup olmadığını, ya da mükemmel ile öznel arasında bir karşıtlık olup olmadığı baska bir tartışma konusudur, belki ileride konuşulur. Ama kişinin o anda hissettiği hayati hakkıyla yasamak uğruna hayati gönlünce yasayamadığıdır. Ya da buna benzer bir his iste. Bu hissin farkında olan bir bünye için pişmanlık belki kaçınılmaz hale gelir. Zira bir durumda mükemmele ulamsak için gerekli adımlar atılmadığı için diğer durumda ise hayati sırf hayat olduğu için yasayamadığı için yasadığı pişmanlık.
Daha önceki yazılardan biri ilişti gözüme. Onlardanbiri ben kahramanım derken nasıl da rastlantısal yasayıp daha sonra geçmişimizi anlatırken rasyonel bir forma soktugumuzdan bahsetmiş. Aferin kendisine. Ondan feyz alarak konuşuyorum ki, bu yukarıdaki bahsettiğim hakkıyla/gönlünce yasamak paradoksunda bir baskın taraf ilan etmek gerekirse sunu sorabiliriz kendilerine. İster hakkıyla yaşayalım ister rifkiyla en nihayetinde kendimce yasadığımı hissetmeden (öyle olmasa bile) nasıl geriye/geçmişe bakıp pişmanlıklarımı gölgeleyecek rasyonalizasyona girişebilirim? Öyle değil mi Hakki?
Aman hakki dediysem, olsun kul hakki. Zira kaç zamandan beri kul dediğin Hak'i kendisi sanardi. O derdi, onları es geçerdi.
Kim igne deliginden bakti? Onlardanbiri 10 kişi isigini yansitti
6.5.08
Ben geleceğim
Dur. Karar vermeden önce bir daha düşün. Gerçekten bunu istediğine emin misin? Gerçeklikten bunu istediğine emin misin? Gelecekte bu kararı verdiğine pişman olabilirsin.
Hayır. Çok saçma, ben, ben yaptığım hiçbir şeyden pişman olmadım. Olmam. Asla. Beni ben yapan ne varsa geçmişte, ister iyi ister kötü, bir şekilde faydası dokundu. Şimdi dönüp baksam geçmişe çok ufak detaylar çıkar değiştirmek istediğim, onlar da asla pişmanlık yaratacak kadar kökten etkilememiştir beni derim.
Ha-ha, seni küçük budala. Nasıl da beceriyorsun kendini bu kadar kolay kandırmayı. İnsani bir reflekstir pişman olmam demek. Daha iyisini bilemediğin için kendini en iyi yerde bilirsin. Geçmişteki hataları, eline geçen fırsatları hatırlatsalar keşke sana. Korkarım kesik kesik ağlamaya başlarsın o anda. Köpek gibi pişman olmazsın, sadece ufak bir sızı duyarsın zira sadece seni ilgilendirmektedir o gerçekleştirilemeyen potansiyeller. Çok şükür başkasını etkileyen bir olmamışlık yoktur hayatında. Ama bu sefer de kendine yabancılaşmaz mısın? Naaptım laan kendime diye sormaz mısın? Bir bak hayatına, o yaşanmayanlara. Pişman olmamak – dünyanın en mutlu insanı için bile- mümkün mü bu dünyada?
İyi de, istediğini söyle, şu dünyaya tekrar düşsem bile şu mevcut bilgilerimle, yine aynı hayatı yaşamak isteyeceğimdir, ama bu sefer biraz daha gönlümce. Şimdi bana küçümseyici bakışlar atma. Çok basit bir sebebi var. Diyelim ki o sekizekimden beri başıma gelecekleri biliyorum. Bu büyük güçle hayatımın herhangi noktasında akışı değiştirebilme imkanına sahibim. Söylesene yaşın ister yirmi olsun ister elli, hangi anını hayatına müdahale edecek kadar “hayati” görebilirsin. Söyle bana, doğduğun ve öldüğün andan öte ne vardır hayati olarak nitelendireceğin… Dahası biraz akıllı olan herkes bilir ki, madem elimde gelecekle ilgili böyle bir bilgi var, e o zaman istemem kaybetmeyi bu cevheri, onunla oynayarak.
Bak arkadaş, açık konuşalım. Lütfen bu süslü lafları başkalarına sakla. Geçmiş zaten geçmiş. Geriye dönüş olmadığını bildikten sonra atıp tutmak kolay. Öyle fantastik bir yolculuk olsa herkes kendine bir pay biçerdi merak etme. Kimisi depremi önceden haber verip on binlerce insanı kurtarırdı, kimisi krizle gelen devalüasyon önce cebini eurolarla doldururdu. Neredeyse herkes bir şekilde ya yüreğini ya cebini şişirirdi. Geri kalan ufak bir kısım ise, senin gibi müdahil olmadığı için gururla bu felaket tablosuna bakardı. Madem geçmiş geçmiş, herşey sana göre yerli yerine yerleşmiş, o zaman söyle şimdiki pişmanlık endişesi niye?
İşte bu anda verecek bir cevabım kalmıyor. Nefes almak zor geliyor, başımı önüme eğiyorum. Onun yüzüne dahi bakamıyorum. Sanki bakarsam göreceğim surattan korkacak gibiyim. Çünkü onun kim olduğunu biliyorum. O benim. Gelecekteki benim.
Ben geleceğim.
Pişmanlıklar düz örülmüştür kimileri için. Bazıları vardır, kendince romantizmi bol bir geçmiş, destansı bir kişisel tarih yaratmıştır. Bir yanda çok büyük mutluluklar ve diğer yanda ise derin acılar vardır. Ve bu iki çeşit tecrübenin ortasında, tam ortasında o örgünün düğüm olduğu anda, bir pişmanlık saklıdır. Örgü düzdür, ortası düğümlüdür.
Pişmanlıklar ters örülmüştür kimileri için. Pişmanlık duygusu değil, korkusu hakimdir. Bahsi geçen pişmanlıkta geçmiş konu edilmemiştir. Keşke ile başlayan bir cümle kurulmamıştır. Örgü yaşanmış olandan yaşanıyor olana değil, yaşanılacaktan yaşanıyor olana doğru ilmiklenmektedir. Düz örülen pişmanlıklardaki gibi, şimdiki benin geçmişteki benin yaptıklarından dolayı pişman olması değil. Gelecek benin geçmişe bakarak şimdiki benin verdiği karardan ötürü duyacağı muhtemel bir pişmanlıktan kaynaklanan bir pişmanlık kaygısı yaşanmaktadır. Bunu yaşayan ise tam da şimdiki benin kendisidir, zira gelecekteki ben henüz var olmamıştır.
Aslına bakarsak biraz çelişkili bir durum. Yani nasıl şimdiki ben geçmişte yaşanılanlardan dolayı bir pişmanlık duymuyorsa, aynı şekilde gelecekteki ben de bugün yaptıklarımdan ötürü bir pişmanlık duymayacaktır. Fakat bu durumu bilmeme rağmen, bu kararımı rahatça vermemi sağlayacak o fikri garantiyi vermiyor. Nedense bir şekilde gelecekteki benin yaşayacağı muhtemel pişmanlık duygusunun yarattığı kaygı, dönüyor dolaşıyor ve şimdiki benin vereceği kararı iki kere düşünmesine, daha çok sorgulamasına ve olabilecek bir aksaklık karşısında önlem almasına yol açıyor. Ah işte gün be gün insan nasıl da kendini şekillendiriyor. Hem de henüz yaşanmamış bir geleceğe hazırlanmak gayesiyle…
Dur ama bir analitik hata daha var. Madem bunu kaygıyı yaşayan tam da şimdiki benin kendisidir, zira gelecekteki ben henüz var o zaman var olmayan bir benlik nasıl olur da şimdiki benliği etkilemekte onun vereceği kararları şekillendirmekte bu kadar etkili olabilir? Hem, hem zaten aslında o şimdiki benin geleceğidir, yani şimdiki benin kendi gerçeklik algısı ile oluşturduğu ve o an/mekana ait kaygıları içinde barındıran bir hayali benliktir. İşin aslı, zaman geçer de gelecekteki ben diye bahsedilen benlikten şimdiki ben diye bahsedecek olursak o zaman göreceğiz ki onun gerçeklik algısı apayrı, o anda zihnini meşgul eden kaygıları farklı olacaktır. Dolayısıyla pişmanlık endişesi yaratan kararın verildiği anla ilgili düşünceler önemsiz kalacak ve aynı şimdi bana geçmişte pişmanlık yaratacak kadar önemli bir kararın olmadığı hissettirmesi gibi gelecekte de bu zamana ait derin olmayan yüzeysel izler kalacaktır.
Bu durumda yine başladığımız yere dönüyoruz. Tamam her şekilde içimizi pişmanlık korkusundan arındıracak analitik silahlara sahip olsak da, nasıl oluyor hala bu kaygıyı derinden derine hissediyoruz?
Bunun cevabını şimdi değil daha sonra vereceğim. Nasolsa ben geleceğim.
Kim igne deliginden bakti? Onlardanbiri 4 kişi isigini yansitti
11.4.08
Ben rüyayım
Gördüğünüz gibi otobüsün içinde bir yer edinmeye çalışmadım kendime. Dışarıdan bakıyorum diyelim. Ne de olsa "onlardan" biri sayılmam. Birkaçının tanıdığıyım. Ara sıra binerim otobüse, çoğu zaman kendi isteğimle olmasa da bu - öyle ya, bir hava akımıdır çoğunlukla beni içeri sürükleyen, şikayetçi değilim bu durumdan, çünkü "onlar" arasında gereksiz polemiklere yol açmamak için dile getirmekten çoğu zaman istiğna etsem de, onların çoğu aslında, nasıl söylesem, af edersiniz "benim". Her neyse; bu kendini gerçek zanneden varlık görgüsüzlerine asıllarını hatırlatmak değil şu anlık varoluşu meşgul etmemin sebebi. Benim bir derdim var: uyurgezerim. Kendimi olur olmaz yerlerde bir tanrı biçiminde bulduğum oluyor, dünyalar kurguluyor, evrende uyukluyorum. Veya ortasında bir düşünce zincirinin - zaman zaman ola ki bölmeye kıyılamayacak denli büyük ve güzel bir zincirin ortasında, kendimi hatırlatıveriyorum, 4 yaşındaki bir çocukluk anısıymış kendim. Uykumu bölen bu sayısız çağrının hepsine yanıt vermek, çantamı toparlayıp her birini yerinde (?) ve zamanında (?) ziyaret etmek zorundayım; bu bizim gibiler için, nasıl dersiniz, bir meslek etiği. Bu yüzden gezer ve uyurum yani uyurgezerim, çünkü üzerinize afiyet uykuya biraz düşkünlüğüm var.
Evet niye burdayım, onu anlatıyordum. az önce bir cümle haline girmiş idim, bir Marcel cümle, ve o cümle haline girmiş kendimi burada buldum, benden habersiz kalkan bir otobüsün koltuklarının birinde. Gelip kendimi kontrol edeyim dedim. Alıp götüremem artık, o biraz da buranın olmuş çünkü. Bu yüzden diyorum ya, onların hepsi biraz bendir aslında. Cümlemiz şudur efendim: "Alakamızı uyandıran bir kimseyi, bizce meçhul ve meçhullüğü derecesinde cazibeli bir hayatın unsurlarına karışmış sanmak ve o hayata ancak onun sevgisiyle girebileceğimizi düşünmek bir aşk başlangıcından başka neyi ifade eder?"
Kim o? Deme Cancağızım, benim ben.
Öyle bir ben ki gelen kapına,
Başdan-başa sen.
Kim igne deliginden bakti? Onlardanbiri 6 kişi isigini yansitti
30.3.08
Ben adağım
Ben de onlardan biriyim. Sadece onlara göre biraz daha meşgul olduğum için ancak şimdi sesimi iletme imkanı buldum. Meşgul derken kelimenin işgalle aynı kökten geldiğini hatırlayacak kadar zaptedilmiş bir durum benimkisi…
Tabi bu meşguliyetin ana sebebi yapacak işlerimin çok olması. Ama sanmayın ki hayatım çok yoğun o yüzden sürekli bir koşuşturmaca içindeyim. Tam da tersi yani, sırf yoğun olmamak için hiçbir sorumluluğun altına girmediğim bir dönem. Hani bir şeyler üzerine düşünüp karar vermem kolay olsun diye. Ama nedense sürekli bir yapacak işlerle çevrelenmişlik durumu değişmiyor. Nedeni aslında çok belli: hiçbir şey yapmadığım için yapacak işler hiçbir zaman azalmıyor. Olağan bir rahatsızlık hali, yani bir şeyi bitirmiş olmanın verdiği mutluluk ya da rahatlık olmadan yaşanılan dakikalar, saatler, günler, haftalar.
Ama yine de çok seviyorum. Neden bilmiyorum, önce gaza gelmek için bir iki şarkı açıyorum. Sonra yapmam gereken şeyleri kafamda sıraya koyuyorum. Listenin hemen başına yaşadığım çevreyi düzenli bir yerin ve yaşamın sinyallerini veren bir hale getirmek var. Ya odamı topluyorum ya da kafamı… En sonunda masamın başına geçip, gerçekten yapmam gereken şeylerin listesini yapıyorum. Çizelgeler, tarihler, gün-saat ayarlamaları. Tüm bu ön hazırlık bile saatlerimi alıyor. Ne güzel işte saatler geçiyor.
Sonra ise en zor kısmı geliyor. Seçim zamanı, diyelim bir şeyler okunması gerek, hangisinden başlasam? İşte buna karar vermek için bile yoğun bir uğraşa giriyorum. Derken iki saat geçmiş oluyor, buyurun size mola vermek için bir sebep.
Mola anlarında ise dinlenmek ya da kafamı rahatlatmak yerine kendime nasıl daha çok iş çıkarabilirimin kaygısına düşüyorum. Mazoşistçe bir zevk sanki, işler biriktikçe daha güçlü bir imaj çiziyorum sanki benliğime.
Ve gerçekten işimin başına geçmem gereken anlarda, odamı toplama bahanemden sonra kendimi kötü hissettirmeyecek fakat yapmam gereken işlerden alıkoyacak bir sorun çıkarıyorum kendime. Kendim çıkaramazsam da Tanrı koşuyor yardımıma telefonum çalıyor ve birisi bir konuda yardım istiyor. Aaa şimdi yardım etmezsem olmaz ki… Mesela hiçbir zorunluluğum olmadan 2 sayfalık bir metnin çevirisini yapıyorum. Uff ne yoruldum ama! Bir mola daha.
En sonunda iki şarkılık gazın üzerinden bir gündüz geçip hava karardıktan sonra yeni bir motivasyon dalgası sarıyor bedeni. Koçum ben gündüzleri diil geceleri çalışırım, diyorum. Sonra biraz oyalanmadan sonra tekrar masanın başına geçiyorum. Ve sabah yaptığım listeye bakıp, bugün için kararlaştırılmış işlerin neler olduğuna bakıyorum. Daha sonra ise ertesi gün için karar verdiklerime. Ve aklıma o deney geliyor, psikoloji deneyi:
Bir fareyi labirentin ortasına yerleştiriyorlar. Klasik olaydan farkı olarak bu labirentin çıkışı yok. Ama yine de etrafında hani şu çizgi filmlerde Jerry’nin bir solukta yediği delikli peynirlerden var. E bizim mahlukat kokusunu alıyor haliyle. Bir telaş canhıraş ter içinde başlıyor kokunun kaynağını araştırmaya. Yüce Mickey’e sığındım diyerek sağa mı gidersin sola mı gidersin o tünel senin bu köşe benim derken tüm labirenti parselliyor. Çıkışın olmadığını anlayınca ortaya dönüp oturuyor. Tam bir teslimiyet havası. Kıpırdamıyor bile. Sonra bizim beyaz gömlekliler labirenti kaldırıyor. Hayvan yine yerinden kıpırdamıyor. Resmen küsüyor, teslim oluyor…
Ama olsun, teslim olmayayım. Şimdi erken yatıp, dinleneyim, yarın çok daha yoğun bir şekilde kendimi işlerime adayacağım.
Ben adağım. Bıraksalar dünyaları yaratacağım.
Kim igne deliginden bakti? Onlardanbiri 3 kişi isigini yansitti
20.3.08
Ben isyankarım
Yazmak kadar yazmamak da bir ifade biçimidir. Hatta daha çok şey anlatır ama kalıcı değildir. En kötüsü ise çabucak çarpıtılabilir. Bu tip (geçen yazıdan şu ana kadar yaşanan) sessizlik anlarından sonra mutlaka birisi çıkar ve bu yazıdan mahrum geçen sürede (dolayısıyla hiçbir gerçeklikle doldurulmamış bakir geçmişte) neler olduğunu belli bir bakış açısı ile anlatır. Bir nevi tarih yazımı işte. Ben de birileri benim adıma bu işi yapmadan, hakkımda ileri geri konuşmadan önce ben başlayayım dedim.
Tam 50 gündür yazmamış olduğumu tespit ettim. (ve rakamlarla neden bu kadar haşir neşir olmayı sevdiğimi anlamadığımı fark ettim) Daha önce ben otoriteyim diyen birisi belli bir düzende yazmamı emretmişti. Bir süre boyun eğip periyodik olarak yazsam da son dönemde ben kayayım diyecek olan birisinin arkasına saklanmayı tercih ettim. Ama endişeye gerek yok. Periyod=10 aynen yola devam.
Neden yazmaya ara verdiğime gelince… Yazdım, çok yazdım, sayfalarca yazdım ama yayınlamadım değil. Yazmadım. Teşebbüslerim oldu ama hepsinde aynı nokta rahatsız etmeye başladı.
Neden onlar benim vardı? İşte bu soruyu kendime sormayı unutmaya başlamıştım. Belli bir kimliğe bürünme, farklı yazıların bağımsız karakterlerinin kaynağı olarak belli bir özü görme, yorumlara göre kendini ayarlama bir süre sonra ise bütünlük arayışı ve yazıya bunu yansıtma. Komplikasyonlar bu şekilde gelişti. Onlarbenim gibi çok kimlikli yapılar, aslen belli kimliklere sıkıştırılmış yani özgürlükten uzak bir yapı gibi gözükse de aslında orijinsiz hareket edebildiği için büyük bir özgürlük imkanına sahiptirler. Oysaki bunun farkındalığı belirli alışkanlıklarla kaybedersek, zamanla bir karaktere sahip olarak o tadını fark edemediği özgürlüğünü kaybetme tehlikesi yaşayabilir. Onlarbenim de bu durum ile karşı karşıya kaldı. Sıkı bir ficut çalımı attı, yere düştü, hakem penaltıyı çalmadı. Derken yazarın gözünde düşünce adamlarının yıllardır yazıp çizdiği bir ikilik canlandı. Düzen arayışı bir yandan yaşamımızda kurmayı düşlediğimiz öznesel bütünlük sağlarken, diğer yandan özgürlüğü elimizden alıyordu. Çok yazık.
Tereddüt ediyorum. Bir yandan blogun düzenleyici faaliyetlerini yerine getirememesinden gurur duyup, tahakküme direnip, özgürlüğümü ilan ederken diğer yandan o düzenleyicilikle gelen üretimin eksikliğini görüp şaşırıyorum. Ne gariptir ki, düzen, gündelik uğraşlarımızda sürekli yaratmaya çalıştığımız arzulanan bir olağanlık iken, aynı düzen kavramı, hayatımızı nasıl yaşayacağımızı belirleyen genel bir yapı (strüktür) olunca hele bunu bir de kitaplardan sakallı abilerce okuyunca nedendir bilinmez bu fikre dayanamıyor hiçbir zaman kalkışamayacağımız o büyük isyanı düşlüyoruz.
Ben isyankarım. Hem de içindeki isyan ateşini düşlerini yakmak için kullanacak kadar uysallaştırılmış bir süper kahramanım. Ama artık bunu söyledikten sonra tam aksini iddia edecek kadar da çok yapılı ve özgürüm tekrar. Hayır aslında öyle değilim. Hah Bak nasıl döndüm ama. Kendime (kendilerime, onlara) geliyorum artık.
Şimdilik bunları bir kenara bırakabilirdim. Nasolsa kendimce süsleyebileceğim elli günlük bir boşluk var. Kendi kişisel tarih yazımımı sessizliğe sunulan artistik darbelerle daha cool bir hale getirebilirim. Yine, önceki paragraflarda bahsettiğim o özneye bürünüp size yazıdan öte farklı ifade yolları keşfettiğimden ve bunları zevkle yaptığım için bu romantik metodu bir süreliğine terk ettiğimden bahsedebilirim. Ama hiçbirini yapmadan tek bir açıklama sunacağım.
Yazmadım çünkü yazmadım.
Buna ne denir ki? Eminim siz de bir süre bu köşeye uğrayıp yeni bir yazı olmadığını görünce, bu münzevi haller için çeşitli sebepler uydurmuş, yazar hakkında türlü hikayeler yazmışsınızdır kafanızda. Peki bu düşünsel yazılarınızı, siz yazdınız mı?
Kim igne deliginden bakti? Onlardanbiri 11 kişi isigini yansitti
29.1.08
Ben günahım
Ben adamım. Adam mısın?
Ah günahkar adam! Nereye kaçacaksın? Günahkar adam, nereye kaçacaksın? Nereye kaçacaksın?
Seni bilmez miyim hep safa yatmaktasın…
Önce kayaya koştun. Terler içinde nefes nefese arkasına saklandın. Bir umutla görünmeyeceksin sandın. Onca zaman görünmezliğinden muzdarip en meydanlarda olmayı dilemiştin ki tansık yerini buldu, birden canlandın. O zaman da öyle bir göze battın ki, sanki tüm dünya gözlerini dikmiş sana bakıyor paranoyasındaydın. Peh kaçmak korkakların işidir dedin. Diğerleri ne düşünüyor az da olsa umursar gibiydin. Çok zaman geçmeden arkana bakmadan koşmaya başladın. İşte oydu, o, benliğinin dışında kalanların müdahalesini kırdığın adım.
Kaya lütfen beni sakla!
Terler içinde nefes nefese arkasına saklandın. Ne zaman ki döndün arkanı yasladın, terinle doldu önceleri hava giren çatlaklar, derken buz kesti genleşti. Öyle bir patladı ki, en ince kumlu sahillerin tozları dahi pudra niyetine yüzüne sürerdi. Kaya’nın son sorduğu şöyleydi: “ Nice mahlukatları sakladım arkamda usulca, kayadan sert kalbin vardı madem neden görünmezlik aradın arkamda arsızca?”
Sonra nehre koştun. Terler içinde nefes nefese içine saklandın. Sessizlikte, cansızmış gibi nefessizlikte. Bir an kendini unuttun, sularına tekrar daldın terini soğuttun. Bir süre kimse beni fark etmez diye beklerdin. Bilirim o plasenta duygusunu bir hayli severdin. Dostlarına ben yokum dedirttin. Kış ortasında nehre kimsenin bakmayacağını iyi akıl ettin. Hatırlar mısın herkes senin hep döneceğin yalanına kanıyordu. Hatırlar mısın o saklandığın nehir nasıl da kanıyordu… Dileklerini kesip, güç diye yakaran alyuvarlarını akıtsan, o kadar al al yapamazdın o denize dökülen nehri istediğin kadar kanatsan. Buradan sonra ne var, denize mi varacaksın? Orda rengim belli olmaz yeter ki köpekbalıkları kokumu duymasın.
Sonra bana geldin. Lütfen beni sakla dedin. Terler içinde nefes nefese elime avucuma sığmadın. Yalvardığımı görmüyor musun? Dizlerimi senin için çöktüm diye seslendin. Gözlerini bana çevirmiş en acınası halindeydin. Ama kabul edelim o zaman bile gözbebeklerinin içindeki kordan korumak için çevreni, sıkıca gözlerini kapat zorunda hissettin. Hadi beni şaşırt! Bu sefer gerçekten saklanmaya ihtiyacın olduğuna inanayım. Kim inanır senin saklanacak kadar müşkül durumda olduğuna?
Yolun sonunda anladım ki kaçmanın asıl sebebi de bana gelmekmiş. Derdin, en azından ilerisini görmek böylece belki daha iyi hissetmekmiş. Ah günahkar adam! Ben ne seni günahlarından arındıracak rahibim ne de sıkıntını geçirecek reçeteye sahibim. Ama iyi ki bana geldin. Çünkü bu sayede gördün ki yine başladığın yerdesin.
Biriniz de sormadınız. Sen tanrı mısın? Nasıl biliyorsun tüm bunları. Nereden duydun kayanın son nefesinde neler fısıldadığını?
Ben biliyorum. Çünkü ben tüm bu olanların sebebiyim.
Ben günahım. Tek hareketim yeter benliğini koşturmaya, işin sonunda tutmasa da ahım.
Nostaljik bünyelere alerjik bir haz verir eskilerden gelen benzerlikler. Hapşırdıktan sonra açılan geniz gibidir. Yaşadığını hissettirir. Bazen sonunda bu noktaya gelecek olduğunu bilse de insan, sırf terlemek için koşmaya başlar ataletin bedenini sarmaya başladığını hissettiği an. Biz günahkarlar, yola çıkarken varacağımız yeri değil sadece o yol üzerinde olmayı sevdik. Hiçbir zaman rotamızdaki hedefe ulaşmayı düşünmedik. Çünkü, ahtapot kolları gibi sarmaya başlayınca çevremizin ilgisi sevgisi, sıcak tutar bir süre o kapanmışlık hissi, içimizi. Ama ne zaman ki o sıcakta dahi terlemediğimizi anlayınca, hoop diyip kurtulmak isteriz sırf rüzgarı karşımıza almak için kanımca. Zaten o rüzgarlardır ki bizi yola koyan, koşmamıza vesile olan, durduğumuzda ise tekrar terlememize yarayan. Peki, onca yol ne işe yarar? Tekrar aynı noktaya dönülecekse… Bilinmez. Belki sadece vakit kaybı. Yine tüm bu terlerden sonra elde kalan, sadece toksinlerinden azcık daha arınmış sosyal bir hayvan.
Kim igne deliginden bakti? Onlardanbiri 5 kişi isigini yansitti
19.1.08
Ben kadınım
Soğuk bir oyun gibi başlangıç yapmak gerekti bu konuya, en güzel özeti verebilmek için. “En zor tarafı bir parçası olmayıp, gitmesine izin vermektir. En zor kısmı budur.”
Sanıyor musun ki, kolaydı benim için, böyle bir günaha karşı koymak? Belki seni değil senin yarattığın şüphe ve çelişkileri sevdim. Belki sadece kendimden ve kendi yarattığım çatışmasız ortamdan bıktım ve yeni bir çıkış yolu aradım. Ama başından beri biliyorsun, ciddi değildim. Aklımın başında olduğu çoğu zamanlar senin için de benim için de çok hayırlı olan o mesafeyi koydum. Ama bazı güneşli günlerde mesafesizliğe karşı koyamadım. Sen bu güneşli günlerde benden bir sinyal almanın heyecanıyla ışıldadın. Ben ise hala birinin gözlerini ışıldatabildiğimi görüp kendi karanlıklarımı şaşırttım. Ama başından beri biliyordun, ciddi değildim.
Hakkımda hiçbir şey bilmemene rağmen üzerime gelmeyerek bana en büyük iyiliği yaptığını söyleyebilirim. Zira, öbür türlü olayların ne kadarlık kısmı benim kontrolümde gelişirdi bilemem. Hayır, sakın bir kontrol manyağı olduğumu düşünmeyin. Hatta kontrolün ve düzenin yaratıcılığımı kısıtladığına bile inanırım. Ama sebeplerim var.
Sandığın kadar güçlü değilim. Ama bu bahsettiğim güç, senin gibi mıy mıy mıy ben zayıfım, hatta alın onlarbenim’de yer alan zayıflıklarım diyerek haykırılan bir güç iddiası değil. Çünkü sen hep güçlü görünüyorum ama aslında zayıfım diyerek, üzerine bir de eline klavyeyi alıp kendi zayıflıklarından bahsederek başka bir güç gösterisi yapıyorsun. Aslında, bir yandan sürekli tüm bu anlatılanları gözlemleyecek ve açıkça başkalarına itiraf edecek kadar güçlü ve benliğine hakim olduğunu kafamıza kafamıza vuruyorsun. Bundan ötesinde kelimeler teferruat kalıyor. Ama varsın olsun, seni okumayı seviyorum. Zira ben de öyle olsam ben de aynı şekilde davranırdım.
Peki nedir bu bahsettiğim güçsüzlük? Seninle aramızdaki en bariz fark, ben hayata ve dünyaya uyum sağlama isteği ile kendi habitatımı yaratmaya gönüllüyüm. Zira şu an, kendi evim, eşim, aşım var. Kendi dünyası ile gerçekliği kavuşturabilmiş dimdik bir başım var. Zamanında herkes gibi ben de yaralandım ve her yaradan güçlenerek çıktım. Hayalleri seçtim, hayatı kötüledim. Ama ne zamanki dünyayla barışmayı ve sabitlikten zevk almayı seçtim, o zaman beyaz tenime tekrar kan getirdim. En sonunda vardığım noktada sessiz kalacak ve gücümü göstermeyecek kadar olgunlaştım. Çünkü gücün en bariz olduğu yerde kendisini hissetmeye mahal verecek bir durum olmaz. Bu durumum gaddar ve soğuk bir insanmışım gibi algılanmasın. Ki hala birisi ‘O’ndan bahsederken yüzüm kızarıyor. Hala bir başkası hakkımda yanlış bir şey düşündüğü zaman düzeltme ihtiyacı hissediyorum.
İşte bahsettiğim güçsüzlük de bu zaten. Kendimden kaynaklanan değil kendimi ifade ederken dışardan kaynak alan bağlar beni güçsüz kılıyor. Daha somut konuşmak gerekirse, beni hayata, dünyaya ve gerçekliğe bağlayan şeyler var. Senin gibi hayal dünyamın orgazmik yapısı ile övünmüyorum. Zira tam da beni bu hayata bağlayan şeyler dünyamı çekilir kılarken diğer yandan beni güçsüz yapıyor. Gücüm oranında istediğim gibi hareket edemiyorum. Adından belli, bağ bunlar. Üzüm bağı değil.
Gücüm olmazsa nasıl cesaret edebilirim? Yıllarca emek verip, keskin uçlarını törpülediğim bu bağları nasıl atıp senin karşına çıkabilirim? İçten içe benim için en uygun insan olabileceğin ya da senden nefret edeceğim çelişkisini yaşarken ve hangisinin gerçek olduğunu sorgularken, ne cüretle kendisi hayallerinde mi yoksa gerçeklikte mi olan bir adamın kollarında mutluluk arayabilirim? Seni ne kadar tanıyorum ki?
İşte bu nedenle, evvel zaman önce, bu paragraftaki şu kadar sayı soru azalsın diye sonuncudan başladım azaltmaya. Ayağa kalkıp, seni tanımaya çalıştım. Tüm bu süreçte kendimi bazı şeylere kaptırmamakta çok başarılıydım. Zira dizlerimin bağlarını çözmeni istesem de hayat bağlarıma dokunmana izin veremezdim. Bu nedenle hep iyi bir arkadaş olacağını umdum. Komik, neşeli, akıllı biraz da şapşal. Ama bunun mümkün olmayacağını biliyordum, bilmeme rağmen tanıma arzumu dindiremiyordum. En büyük umudum hakkındaki öngörülerimde yanılmış olduğumu görmek ve dışarıdan hiçbir müdahaleye gerek kalmadan seni silip yoluma devam etmek. Silemeyeceğimi gün geçtikçe anlıyorum. Arkadaş olamayacağımı da. Sevgilin olmak mı? Asla.
Son umudum kaldı bayan. Bir şekilde benden vazgeçmeniz. Güçsüzlüğümün kaynağı olan bağlarımı görmenize rağmen direndiniz. Umarım benim direncimi denemezsiniz.
İşte bunları yazarken ben adamım dediniz. Bir nebze korkularımı elediniz. Ben adamım demek kolay. Bunca zaman içimi kemiren bir kurt… Sıkıysa bu sorumluluğu sırtlan. O zaman anlarım ki sen hayallerimdeki kaplan. Ama şimdi görece rahatım. Sen ben adamım deyip benden kurtulunca, ben de bu çelişkilerden kurtuldum. Artık hayata ve dünyaya çok daha mutlu bir yüzle bağlıyım.
Ben kadınım. Beyim ne derse onu yaparım.
Kim igne deliginden bakti? Onlardanbiri 6 kişi isigini yansitti
9.1.08
Ben adamım
“Bugünün geleceğini biliyordum” diyerek kendimi avutuyordum. Ne katilin çektiği gibi bir acı ne de makinistin yaşadığı rahatlamaya benzer bir şeydi… Kayıtsızlık hakimdi belki de. Var olmuş muydu ki, yokluğu kayda değer bir fark yaratacaktı sanki. Der gibiydim.
Hayatımız boyunca bir takım gerçeklerin peşine düşüyoruz. Aldatıldığımız zaman kızıyor, yanıldığımız zaman utanıyoruz. Gerçek güç demektir. Gerçeği bilmek herşeyi kontrol edebilmek gibi gelir. Bu sebepledir belki de bizi sürekli bir şeyleri sorgulamaya iteni yadsımıyoruz. Gerçeği bilme arzusu…
Ama daha evvel sorulmayan bir soru var ki hep göz ardı ederim, önümüze sunulursa halı altına iterim. Madem öyle, sen cevap ver. Biliyorum ve söyleyebilirim desem, razı olur musun?
Gerçeği bilmeye hazır mısın? Kaldırabilir misin? Gerçekten?
Gerçeğin ne olduğunu bildiğim bir zamanda, hatta sürekli kafama vurula vurula unutmama fırsat verilmeyen bir anda, gerçekten kaçabilme arzusunu buldum kendimde. Hani gerçeği bilmek gücü elinde bulundurmaktı ya, ben bilmezmişim asıl gerçekten kaçmanın güç istediğini. Bir çocuk kadar güçlü olmak gerekirmiş bir takım yalanla oyalanmak ya da gerçeğin ne olduğunu göremeyecek kadar arzularının esiri olmak için. O kadar sosyal varlıklarız ki arzularımızın esiri olmak için canımızı veririz. Ama ben gerçeği bir süreliğine unutacak kadar dahi arzularımın esiri olamadım.
Aslında oldum. Bir süre inandım. Hatta herkesin gerçek diye bildiğinin aslında bir yanılsama olduğuna ve bir şekilde bazı sinyallerle asıl gerçekliğin bana göz kırptığına. Ama o kadar merhametli bir adamdı ki bu bir şekilde benim cesaretimin kırılmasına dayanamıyordu. Sanki herkes bir saniyeliğine gözünü kapasa, benim içimi rahatlatmak için gerçeği saniyelik de olsa ortaya çıkaracak ve dayanmam için destek olacaktı. Ve daha sonra hepimiz eski hayatlarımıza.
O sırada çocuk olmamak ne mümkün. Öyle bir durum ki bu budur diyorsunuz, ve kimsenin inanmayacağını biliyorsunuz ve en güzeli gerçekliğin kaynağı olan kişinin kendisinden başka kimsenin inanmasına ihtiyaç duymuyorsunuz. Hayatta nelerin mümkün olabileceğine dair bir fikir üretimi gerçekleşiyor haliyle. Ama bu mümkün olanların hiçbiri benle ilgili değil. Hatta o kadar ki, kendimi var olduğunu sandığım gerçekliğin içinde hayal ederek dahi onun tekilliğine gölge düşürmek istemem gibi.
Olur da şans yaver giderse, arada sırada tekrar onun yarattığı dünyaya dönüyorum. İçine doğduğum ve ister istemez yaşamak zorunda olduğum bu gerçeklikten bir an için kopabilirsem – ki bu kopuş zaman-mekan mefhumlarının değişimi değil sadece algının değişmesi- o anda içinde yaşadığım oda, çevremdeki nesneler, dudakları kıpırdayan ama ne dediklerini duyamadığım insana benzer varlıklar sanki benim varlığımdan haberdar değilmiş gibi kendi gerçekliklerini yaratıyorlar. Sanki herkes herşey her her, kendi dünyasında. Uyku ile uyanıklık arası bir hal. Ne olduğunu anlamaya çalıştığım anda yok olacak kadar kırılgan ve alıngan.
Tüm cesaretimi toplayıp bunun gerçek olup olmadığını sormak istiyorum. Maalesef o kadar büyük bir risk ki bu soruyu sormaya kalkışmak. O bahsettiğim güç işte burada gerekiyor. Hani sorunun cevabı evet olacak olsa, tüm bunların yaşanmayan bir gerçek olması büyük bir kayıp olacak. Kaldıramam. Cevap hayır olacak olsa, o anda gerçeklikten bu kadar kopmuş olmayı hatta bundan haz alarak dahasını istiyor olmayı başka birinin önünde kabullenmiş olmanın verdiği rahatsızlık oluşacak. Yok, yok bunu da kaldıramam. Tekrar olgunlaşmalıyım. Çünkü zayıf olmayı garipsemediğim tek çağım, son yaşlarım.
Ben adamım.
Peki maden bu kadar meşakkatli bir iş, kaldırılması güç. O zaman nasıl oluyor da tüm bu durumumu analiz edip bir şekilde size iletme fırsatını buluyorum? Sanki, bunları yazmanın ve dolayısıyla itiraf etmiş olmanın tek gerekçesi şu anda -anlık olarak- bu bahsi geçen onun dünyasında var olmam. Hatta itiraf ediyorum, biraz önce şu cümleyi yazmam ile kendisi kayboldu bile. İçimden bir ses mantıklı olanın tüm bunları silmek olduğunu söylüyor. Bir başka ses ise bu üzerime yapışan ve gerçek olduğuna bir süreliğine inandığım gerçeklikten kurtulmamın tek yolunun tüm bunları yazmak ve dolayısıyla somutlaştırarak kurgusallığını olumlamış olmak olduğunu söylüyor.
İşte böyle ben de başlıyorum yazmaya. Yokmuş meğerse gücüm tüm bunları kaldırmaya. Ne acıdır ki senden kurtuluyorum. Zaten bugünün geleceğini biliyordum.
Kim igne deliginden bakti? Onlardanbiri 5 kişi isigini yansitti
19.12.07
Ben ışığım
Evet, tekrar vücuda geldim çünkü müdahale etmem gerekti. Hayır, bu sefer ne yazara, ne yazan özneye. Oyun kuralları içerisinde bir müdahale diyelim yani. Nizami şarj bir nevi. Size dokunmak istedim. Beni okuyanlara…
Otobüsün her yanı incelemeye alındı. Blog düzenleyicisi olarak yazar elinden geldiğince risponsif olmaya çalıştı kendince rispons’larını yazıya yedirerek. Tabi özneler çoğalınca okuyucu profili de çeşitlendi. Kimi neşe ile sevgi ile otobüsün seyrini izledi. Kimi şaşkınlıkla karışık bir huzurla otobüsün içinde olduğunu far(z)(k)etti. Bazısı hiç katılamamasına rağmen otobüsün ön camından içeri dik dik bakma ilgisini gösterdi. Bazısı ise üst havalandırma camından, tam da Aziz Paulus’un bağışlanması imkansız günahını işleyerek küstahça baktı. Onlar için herkes eş değerdeydi.
Pekiyi, neden şunca zaman, “onlar”, onlarla temasa geçmedi? Kendince hep onların onlar olduğunu iddia etti de hiç bunu sorgulamak aklına gelmedi ? İşte bu onların beklediği-istediği bir soru idi. Belki, kimi akıllarda şekillenmişti ama hiç telaffuz edilmedi.
Bu sebeple 11 yazıdan sonra yine Sümer sayı sisteminin sevimliliği sebebiyle 12.yazıyı onlara bırakmak istedik. Onlar yazsın şekillendirsin böylece bu yapının bir parçası olarak yerini alsın dedik. Bu sebeple işte bir önceki yazıyı yazan bir özne yoktu. Dolayısıyla yazı da yoktu. Fekaat, yazı varolmak adına vardı. Geleceğe dönük bir varoluş yani. Ama biz yine de bu yazının yazılış tarihine saygımız adına o yazıdan bahsederken geçmiş zaman kullanacağız.
O yazı, onlar için bir ayna oldu. Yansımacı bir özneye sahip olmanın tek yolu buydu. Neden mi?
Onlarla beraber biz de büyüdük. Özne olarak bir “onlar” ı gördük başka ne var pek bilemedik. Çünkü tüm bu dünya onlar için yaratılmış ve biz bu düzenin tek algılayıcısıymış gibi hissettik. Henüz yeni doğmuş bir bebektik. Anne sütüne muhtaçtık. Yazan öznenin yazıyı tamamladıktan sonra görevinin bittiğine inanarak şunca zaman gelen yorumlara cevap yazmaktan kaçınmıştık.
Şu geçen sürede ise dünyadaki tek özne inancımızdan kopacak bir nesne-özne aradık. Evet, Lacan’ın aynasını anmadan, ona hakkını vermeden geçmek olmaz. Zira bilincimizin akışını serbest bırakmışken onun oluşunu gerçekleştiren olaydan bahsetmemek olmazdı. Bu ancak “onlar”’ın içine doğmayan onlar’dan, yani aynadan, yansıyarak gelebilirdi. Ki “onlar”, onlar arasındaki yerini belirlesin.
Bir de şu var ki, bu noktada, yazan özne olmayacağı daha doğrusu okuyucular eyleyicilik kazanarak yazının kendisini oluşturacağı için yorumlara hertürlü cevap verme imkanı olacak onlar denen özneler grubunun.
Ben aynaya gönderilen ve tezahürünü oluşturacak oluşumu başlatan ilk adımım.
Ben ışığım.
Onların isteği şudur ki: bu yazının yorum bölümüne, ayna vazifesi görerek tüm bu süreci ele alacak şekilde, okuyucular yorumlarını yazsın. Tartışılsın. Kimse yazmazsa, kimse üzülmesin.
Kim igne deliginden bakti? Onlardanbiri 14 kişi isigini yansitti
7.12.07
Ben imzayım
Biliyorum, her hafta bir doz alır gibi alacağım yine ayarları. Arızalar saracak dört bir yanımı, baktığım her yerde yazım olacak bir sanrı. Hatta bu cümleyi okuduktan sonra bile yılmayacaksın, çıkacaksın karşıma, göstereceksin kendini, diyeceksin yok ki varoluşun sebebi. Hah laf işte, ancak Ajda pek gurur duyacak seninle, o iki çift muhalif laf ettin diye.
Merak etme şiirin elimde, okuyorum sizlere:
“Uğraşma bu işlerle toy delikanlı,
Biz geçtik bu yollardan, bir cevap çıkmadı,
Fazla dalarsan yapıbozuma,
Ne beden terbiyesi kalır ne akıl sağlığı.”
Ahh bilirim amacın kötülük değil sadece benim iyiliğimi düşünmektesin, ama bırak biz de geçelim o yollardan, göreceğiz anlamsızlığını hayatın, orası kesin. Kesin diyorum da… Gerçekten görecek miyiz? Görebilir miyiz? Sen gördün mü? Hadi kandırma bizi.
Différance’a gönderme, öneririm sana: Varoluşun anlamını, sadece zıddını gördüğümüz anda anlayabiliriz. Ha o zaman da kimseye anlatamayız orası ayrı.
Haa şimdi, diyenler vardır içinizden, merak ettim neymiş anlamı, madem tersindeymiş çıkalım yirminci kata görelim ihtişamını. Ama o zaman binadan atlamış diil, tam da ölümün varoluşu olumlayan anlamını atlamış olursunuz. Nasıl mı? Hiçlik ki, varoluşun tam tersi. Tam da bu zıtlığı sebebiyle, varoluşa anlamını verebilecek tek yetkili kişi: ölümün ta kendisi. Ama diğer yandan tam da tersi olduğu ve yapısı barışçıl birlikteliğe karşı olduğu için; ödül olarak varoluşun anlamını verirken, kendisini alan birisi. Yani, tecrübe edilirken ödül olarak görülen anlamın geçerli olduğu yapıyı sonlandıran ve onu gereksiz kılan bir mercii. Sonuç olarak, belki de, varoluşun anlamı ölümün ta kendisi. Ama unutulmamalı ki bu anlam, kendisinin sonlanması ile ifade dahi bulamayacak kadar farklı bir yapıya bürünen bişi.
E ne diyosun evladım? Ölüm, varoluşu olumlayan ve devamlılığını doğrulayan bir olgu.
Atlamayın evladım.
E biz napcaz?
Ölüm ile elimize geçecek olan o anlamı, ölüme varmadan bulmaya çalışacağız. Diyeceksiniz şimdi, ama bize dedin ki, tersini yaşamadan (kıh kıh yaşamadanmış) bulamayız anlamını diye. Ben de işte o noktayı işaret ettim işte sizin gibi efendilere.
Her ne kadar onların adına şiirler yazılsa da, psikanalizler yapılsa da, usulca varoluşun bir sebebi yok boşuna arama diye kulağımıza fısıldansa da, ben derim ki madem yaşıyoruz yok başka çaresi aramaktan başka.
E durduk yere değil ya, ben şahsen bizzat kendim olarak bilmek isterim bu dünyaya sincap olarak düşmememin sebebi neydi. Napalım düşünüyoruz (ben ve onlar ve başkaları) işte, istediğin kadar herşey anlamsız, yaşam şansa dansa de. Bu dünyada ne işim var diye sormak en asil hakkım. Ki şu durumu kendine dert edinen biz isek de, sincaplar değilse – daha hiçbir sincabın neden kafam küçük kuyruğum büyük diye yakınıp haksızlığa uğramış gibi hissettiğine rastlamadığımıza göre- bir insan olarak belki de dünyadaki görevim, dünyadaki görevimi sorgulamaktır. İnsanoğluyum, tüketmek ve yok etmek dışında, biraz da düşünmek isterim.
Biraz önce söyledik ya bin parça olmuş benlik, o zaman kim bilir varoluş ne haldedir. Sanır mısın benim bahsettiğim varoluş hakikate dair bir şeydir. Madem bütünlükten uzak bir varoluştan bahsediyoruz, anlasana bu sadece anlık bir varoluş. Varoş.
Transandantal bir varoluş olmadığına hemfikir beyinlerden yükselen kimi fikirler hep sanmakta ki kendileri de yekpare bir varoluşun içindeler. Zamana göre değişen algının çok çeşitliliğinden ve dolayısıyla benlik dediğimiz kavramın kendi içindeki deviniminden bihaberler sanki. Daha önceki yazılarda söylenmişti, gerçeklik içinde algının ve fakültelerin yeri. E buna uygun olarak da laf öznenin çokyapılı olduğuna gelince güzel de varoluşa gelince mi teklik düşüncesi aklınıza geldi? Ben şu an ben isem, bu benliğimin farkında ve hissiyatında isem, bu an varım. Ve şu anlık varoluşumdan önceki bir durum hakkında hiçbir söz spekülasyondan öteye gidemez. Dolayısıyla da bir tek varoluştan bahsetmem için varsaymam gereken varlığın devamlılığını artık ne varsayabilirim ne var sayabilirim.
Naağ sıkıcı diğ mi? Hafıza nerede? Peki bilinci nasıl bir çırpıda attın? Yok artııık.
Ohh rahatladım. Hmm, ne mi yaptım? Biraz önce benliğin zamana direncini güüyyaa kırdım ve geçmişteki yaşadıklarımdan, daha dogrusu yaşayamadıklarımdan, ister isem hatalarımdan ister isem sevaplarımdan bir güzel arındım. Neden mi? Düşünsenize, anlamını bilmediğimiz bir hayatı yaşarken, zaman geçtikçe geçmişte altına imza attıklarımız birer birer sorumluluk oluyor üzerimize. Kahraman olmasa, geçmiş ile şimdiki zaman arasındaki mantıksal ve anlamlı kurgulandırmayı oluşturmasa, ne bekleyebilir ki insan geleceğe dair. Geçmiş sorumluluk ise, şimdiki zaman kaçınılmaz ise, gelecek adına biraz umut serpmek en doğal ihtiyaç değil mi? Geçmişin izlerini üzerimizden atarak oluşturulan bir sorumluluk. E o zaman, herşey tozpembe olmadığına göre, hayatın hayatıma olan hegemonyası vanilya gökyüzüne bakınca azalmadığına göre, arındığımı varsaymak ölümün olumladığı hayatı, ölüme kafa tutarak olumlamanın bir yolu olamaz mı?
Mesela bakın, şimdi de bu yazı geçmişte kaldı, bana sadece altına farklı bir özne ile imza atmak kaldı.
Ben imzayım
Kim igne deliginden bakti? Onlardanbiri 7 kişi isigini yansitti
1.12.07
Ben kahramanım
Bunları ancak ben görebildim. Çünkü o yazı benim hakkımdaydı.
Ben kahramanım.
Hayatımız boyunca kendimizi tanımaya uğraşıyoruz. Ama daha zoru, bir yandan da kendimizi tanıtmakla yükümlüyüz. Bilmiyorum, bu tanıtma işi zorunlu olmasa zevk alanımız çıkar mıydı ama tüm bu seni egosu şişkin özne eleştirilerini bir kenara bırakarak ve bu itirafa inanacağınızı umarak söylüyorum ki, aksini tecrübe etmeye fırsatım olmamış olsa da, belki de böyle bir zorunluluğum olmasa kendimi tanıtmayı hiç istemeyebilirdim. Sonuçta var olmak için sosyal olarak tanınmamız icap ediyor, biz de bundan kendimizce hayatı daha çekilir kılacak zevkler çıkarıyoruz gibime geliyor bazen. Gerçi eminim otobüsten birileri kalkıp buna itiraz edecektir. Ama şimdilik konumuza dönelim.
O 1 Aralık gecesi yine derdim kendimi başkalarına tanıtmaktı. Neden mi? Ahh kendimden başka kimseyi umursamıyorum oh la la demek ve genç kızların mazoşist kalplerini fethetmek isterdim ama gerçekler çok acı. Hayır hayır size tanıtmak da değildi amacım. Benim kim olduğumu bilmeyen umursamayan insanlardı muhatabım. Dahası onların umursamıyor olmalarını umursamak zorunda kaldığım binlerce kilometre uzaktaki amcalara. Ne hakkında diye soracak olursanız, çok basit bir kendinizi tanıtınız yazısı. Hani yaşamımızın mihenk taşları gibi elimize verilen başarı belgelerinden hep şikayet ederiz ya ağğbi gerçek beni anlatmıyor bu kağıt parçası deriz, hah işte bazı durumlarda o mihenk taşlarının yanına alın madem şikayet ediyorsunuz biraz annenizin margarininden bahsedin tarzı kendimizden hayatımızdaki amaçlarımızdan bu amaç uğruna yaptıklarımızdan ve yapacaklarımızdan bahseden kısa bir yazı yazmamızı rica ediyorlar.
Yok aaartık! Öhööm! Ya kendimden bahseden bir yazı diyordum sanki. Bu biraz lebron James kaçtı. Affedersiniz ama bu soruların cevabını biliyor olsam zaten zerre kadar umursamam benim hakkımda ne düşündüğünüzü. Ben kendimi tanımışım artık sizin ne düşündüğünüzden bana ne pipokafalar. Diyebilirdim. Ama durum böyle olmadığına göre zorunlu oturup bir şeylerden bahsedeceğiz.
Evet, birilerine kendimizi tanıtmak zorunda kaldığımız anlar oluyor. Özellikle muhatabımız geleceğimizi tayin edecek insanlarsa bizim kim olduğumuzu değerlendirip ona göre kaderimizi çizecekleri için lütfediyorlar ve kim olduğumuzu soruyorlar. Anlatacağım şey tam da bu soruyu gördüğüm/duyduğum anda beynimde çakan şimşekler. Size de aynı şey oluyor mu bilmiyorum ama bana kendimi yazılı bir şekilde anlatmamı istedikleri anda daha kendime ben kimim sorusunu sormadan eyvah ya beni yanlış tanırlarsa diyorum. Ya kendimi yanlış ifade edersem ya beni çöp adam zannederlerse. Daha bir kelime yazmadan… Sanki bu elime verilen tek atışlık bir şans ve bu şansı hakkıyla değerlendirmezsem çok pişman olacakmışım gibi bir his, bir baskı. Dahası, aman genel olarak bahset işte neler yaptığından dediğim anda hayatım boyunca yaptığım şeyler sanki kendilerine haksızlık ediyor muşum gibi elleri bellerinde bana dik dik bakmaya başlıyorlar. Hoop beni köşeye sıkıştırıp ya ben ya ben benden bahsedecek misin, beni atlamayı düşünmüyorsun umarım, diye birbirlerini itiştire itiştire üstüme yürümeye başlıyorlar. Allah kahretmesin sizi yahu benim üzerime böyle bir sorumluluk yüklemek için mi yaptım sizleri? Yabancılaşma dedikleri bu olsa gerek.
O sırada diyorum ki keşke hayatım çok basit olsa da tüm hayatım boyunca yaptıklarımı sıralayabilsem bir çırpıda. Ne sıralamak mı? Üff yine disipline etme ile ilgili kaygılar. Dahası hayatım boyunca neler yaptığım konusunda gelen sorunun temel merakı nedir onu öğrenmek isteği nüfuz ediyor bünyeye. Yani mesela bir yandan Hasankeyf’te yaptığım bir proje bana çok özel gelirken hemen yanına geçen yaz havuzda atmayı başardığım ters taklayı yazmak isterim gibi geliyor. Hani istemesem de birinin diğerinden daha üstün olduğunu ne belirler onu bilmek isterim sanki. Biraz abartıyorum olayın dramatikleşmesini engellemek için ama soru hala geçerli. Hangisini yazacağımı nerden bileceğim. Yok yok size hey adamım hayatım bir roman gibi o kadar çok şey yaptım ki nereden başlasaydım demiyorum. Ama belli ki hayat kağıt üstünde çok eğreti duruyor.
Bu krizim geçtikten sonra klasik insanları aferim aferim diyeceği birkaç şeyi seçip yazıyorum. O zevkle yaptığım işler o kadar bayağı geliyor ki. Sonra tabi ki bunları yaptığıma göre bir sebebi olmalı her birinin. Değil mi? Kendimi daha fazla tutamıyor, bir feryat yükseltiyorum yaradana. Allah kahretsin niye yaptım ben bunları niyeee! Tam o anda hemen o küçük beynim kendince sebepler uyduruyor tüm bu bilinçsizce yaptıklarıma. İşte kıta felsefesine olan merakım sebebiyle şunu yaparken diğer yandan analitik felsefeden kendimi soğutmamak için şunu yaptım, dediğim anda ok kad dar kom ik geliyor ki bi kahkaha patlatıyorum. Hadi ordan küçük serseri, o işi yaparken daha analitik felsefe ne onu bile bilmiyordun. Olsun yazalım. Seksi durdu.
Sonra yazdıklarımın tümünü sırayla okuyorum ve vaay be diyorum. Neler yapmışım. Hem de ne güzel yapmışım. Üstüne üstlük bir de hepsini çok iyi sıralamışım. Hatta tüm yaptıklarımın hakkıyla bilincine bile varmışım. Mışım.
Hani bunları derken bile görüyor olmalısınız ki –miş’li geçmiş zaman kullanıyorum ki kendisine hadi ordaan hikaaaye geçmiş zaman deriz. Aynen ööle hikaye geliyor. Ben de kendimi o hikayenin kurgusal bir kahramanı gibi görmeye başlıyorum. Hem de yaptıklarından utanan. Yani yalancılıktan.
Böloğğaaaad! Böloğğaaaad! Böloğğaaaad! Böloğğaaaad! Böloğğaaaad! Böloğğaaaad!
Velhasıl kelam çıktı ki ortaya, rastlantısal yaşıyoruz basbaya. Hayatımız ise geçmişte rastlantısal olarak yaptığımız şeylere sebepler uydurarak geçiyor. Kendimizi tanımayı bıraktım, tek amacımız, kendimizi tanıtmak için gelecek olan bir sonraki sen kimsin sorusuna hazırlanmak. O hazırlık bazen o kadar çekilmez oluyor ki kendimize eğlenceli uğraşlar buluyoruz. Mesela eyvah ya bir gün yine sen kimsin diye sorarlar diye korkup yahu en iyisi ben bir blog yazayım diyoruz. Sonra hey adamım o kadar karmaşık bi insanım ki ancak çok özneli bir yapı anlatır beni o yeah diorz. Sonra blog karşısına geçip birer birer neleri yaptığımızı nasıl yaptığımızı mantıklar uydurarak, bağlantılar kurarak ve inatla rastlantıdan uzaklaştırarak anlatıyoruz.
Bazen yazı oluyor Hıncal’ız diyoruz 5 yıllık sancılı koca bir süreci 1 gecelik farkındalığa indiriyoruz. Bazen yazı oluyor ben katilim diyor el kadar çocuğun eline mürekkepsiz kalem veriyoruz.
Faniiiiy!
Çok pis yazıyoruz abi!
.
Kim igne deliginden bakti? Onlardanbiri 5 kişi isigini yansitti
25.11.07
Ben makinistim
Kimileriniz varlığımdan haberdar değilsiniz.
Kimileriniz ise beni sadece, en arkada müzik dinleyip, kitap okuyarak kendini herşeyden-herkesten soyutlayan çocuk olarak hatırlıyorsunuz. Herzaman bir mesafe koyarak yaklaşırsınız bana, uğraşlarımı çok sınırlı ve değersiz bularak. Ama sandığınız kadar soyutlanmış değilim ne size ne dünyaya. Hayır, hayır merak etmeyin, burada kim olduğumu anlatmaya kalkışmıcam. Zaten denesem bile, başarabilir miyim bilmiyorum.
Otobüste konuşulanların üzerinde durmayı şimdilik gereksiz bularak sizin yüce izninizle ve tabi ki yazarın kurucu izniyle bana gelen bir mektubu paylaşmak istiyorum:
----------------------------------------------------------------------------------------------
Sevgili Yazar,
Bilirim seversiniz o şarkıyı ama ne sabahın dördü, ne de Aralık sonu… Siz ne durumdasınız hiç bilmiyorum ama ben çok iyiyim. Yıllardan sonra bir şeyleri sonlandırma fırsatını elde ettim araya girecek bir İstanbul olmadan. Haydarpaşa’dan İzmir’e doğru yola çıktım. Gidiyor muyum, dönüyor muyum, bilmiyorum. Ama birçok şeyin değiştiği kesin.
Aklımda kesik kesik parçalar var bize daha doğrusu hepimize dair. Ama onca anıdan sadece bize yani ikimize dair olanlar, hiçbir zaman üzerine konuşmayı rahatlıkla beceremeyeceğimiz parçalar. Yaşadığımız tonca eğlence ve muhabbetten sonra aklımızda kalanlar da hep bu konuşulmayanlar. Peki, neden şimdi bu mektubu size yazıyorum diye sorarsanız- ki eminim şu an şu satırları okurken zaten sormaktasınız- cevabını ben de bilmiyorum.
Ama bildiğim bazı şeyler var. Acıdır ki bu bildiklerim bile varsayımlar üzerine… Mesela hiçbir zaman beni anlayıp anlamadığınızı bilemedim. Ama biliyorum ki, her zaman bazı şeylerin farkında oldunuz. Benim her derdimi rahatlıkla anlatamadığımı en başından biliyordunuz ve teşekkür ederim hiçbir zaman benim yüzümü asık gördüğünüzde açıklamaya zorlamadınız. Diyorum ya varsayımlar üzerine, şimdi böyle düşünüyorum diyorum ama tüm bunları benim gibi düşündüğünüzü ifade edecek bir şey dahi yapmadınız. Hani cesaret edecek olsanız da, ben neden dinliyorsunuz, kimse konuşmuyor ki derdim... Önceleri düşününce acaba ben mi uyduruyorum diyordum. Ama şimdi trenin rayları beni yanıltmasın, hissediyorum.
Aradan geçen yıllardan sonra anlıyorum ki, benim için hep iyisini istediniz. Derdimin ne olduğunu bilmeden çözümü dilediniz. Bir de ikimizin de derdi yokmuş gibi davrandığımız zamanlarda zorlama beni güldürme çabalarınız… Canınız sağ olsun. Çok yaşayın.
İkimiz de biliyoruz ki, bazı noktalarda benzememiz bizi yakınlaştırmadı. Tam aksine, güçlü görünümümüz ve bağımsız yapımızın altında yatan çocuklar en çok da bu benzerlik sebebiyle korktular birbirlerinden. Sanki birimiz bir derdinden bahsetmeye başlar gibi yapsa, hemen ardı arkası gelmeyen dertleşme silsilesi gelecekmiş gibi korktuk ilk sözü almaktan. Sonuçta elimizde pek bir şey kalmadı bahsedecek. Ne size kazandığım aşklarımdan bahsedebildim, ne de zamansız kayıplarımdan. Belki birer kelimeyle geçiştirdik o konuların bahsini, sırf aynı zamanda aynı mekanda yaşadığımız belli olsun diye. O kadar rahattı ki, hiç üzerine varmadık.
İşin eğlenceli tarafı yok muydu peki bu paylaşımsızlıkta? Olmaz mı… Sonradan bu yazınızı okuyunca fark ettim ki benim en sık dinlediğim parçalardan yola çıkarak benimle ilgili hikayeler yazmışsınız. Bu hikayelerden sadece tren ile ilgili olanı bilebileceğim. Ama sonra bana anlatacaksınız ki bu hikayenin kaynağı başka bir şarkıymış. Ben, uzun süredir “orda bilinecek ne var” diye sorduğum için, siz dayanamamışsınız, o illet herifi tanımasanız da, kafanızdan bana uygun bir erkek yaratmışsınız ve “bu, neyse odur” dedirtmişsiniz. Onu benle yalnız bırakmış, halis bir basitliği tahayyül etmeye çalışmışsınız. Bilmezdim ki, ben size yaşadıklarıma dair hiçbir şey anlatmaz iken dahi siz benim ne yaşamış olabileceğimi düşünerek beni umursarmışsınız. Ha beni bundan mahrum etmenize kızıyor muyum? Hiçbir zaman cevap veremeyeceğim bir soru olacak bu.
Tüm bunları bu şekilde yazınca önemsiz bir arkadaşlık gibi dursa da aslında benim için öneminizi hiçbir zaman yadsıyamadım. Ve biliyorum ki, bir sorsam hakkımda ne düşündüğünüzü, eminim çok üst sıralara yerleştirdiniz beni. Ve bildiğim bir şey varsa o da bana sadece ve sadece bir dost gibi baktınız, her zaman dostça yaklaşmasanız da…
Bilemeyeceğimiz çok şey var dedim ya, belki mektubu da bu bilinmeyenlerle noktalamak uygun düştü. Aramızdaki mesafe nereden çıktı? İlk tanıştığımızda zaten halihazırda var mıydı? Yukarıda bahsettiğim durumun kendisi miydi aramızdaki mesafeyi koruyan? Yoksa biz bu dostlukta mesafenin kendisini mi sevdik? Sakın cevaplamaya kalkmayın.
Dostluk dediğimiz şey bir sürü bilinmeyenlerden oluşan bir mesafeydi. Değil mi? Öyle olsa ya! Evet öyle olsun ve bu son mektubum tüm bunları dile getirerek bir yandan aramızdaki en büyük mesafeyi yıkarken, diğer yandan son olmasından kaynaklanan bir mesafe koysun. Artık, istesek de aşamayacağımız bir mesafe. Bir son. Ve Tanrı yardımcımız olsun, bu dostluk daim olsun.
İmza
----------------------------------------------------------------------------------------------
Şimdi bu mektubu camdan dışarı bakarak kendi kendime okurken ortak sevdiğimiz parçaları dinliyorum. (çünkü aslında sadece müzik dinleyip birşeyler okuduğum için bunları size anlatıyor olamam zaten) Bu parçalardan birini seçip kafamdan bir hikaye yazıyorum. Ve onu çirkin bir kompartımanda bu mektubu yazarken tahayyül ediyorum. Hayatının anlamı olan kişiye en sonunda vardığını düşünerek. Aynı onun tahmin ettiği gibi, hiç ona ifade etmesem de bu otobüste bunca yolcu ile konuşmak yerine, bir trende olmayı düşleyerek.
Ben makinistim. Varmak istediğin yere götürmekti tek isteğim.
Kim igne deliginden bakti? Onlardanbiri 4 kişi isigini yansitti
19.11.07
Ben mahkumum
Şarlatanın konuşmasından sonra onlardan biri bana dönüp konuşmaya başladı. En sevmediğim şeydir böyle zorunluluktan kurulan muhabbetler ama... İlk önce kafa sallayıp geçiştirmeyi düşünüyordum. Baştan ciddiye alamasam da zamanla dikkatimi çekip beni şaşırtmayı başardı.
“Tamam, melankoliye doğal bir eğilimiz var. Ama nereden kaynaklanıyor bu eğilim? Sorunun temelinde bu var bence.”
Bla bla bla, şu şöyle bu böyle, BENCE. Sonuna bence eklemesen olmaz zaten. Kimseden yeni açılımlar beklemiyorum ama bazen dinlemek bile yorucu olabiliyor. Bilmem diyerek geçiştirdim. İlgilenmediğim çok anlaşılmasın diye bir iki basmakalıp cümle sarfedecek oldum ki sustum.
“ Nedenini şöyle söyleyeyim. Melankoliye olan eğilimimizin temelinde mükemmeliyetçi yapımız var. İnsan hayatında, tatmin bir halin hakim olduğu mutlu zamanlar azdır. Onlar da genellikle belirli bir mutsuzluğun ardından gelen ve değeri eksikliği ile anlaşılan farkındalıklardır. Aslında büyük bir yer işgal etmez insanın hayatında ama o an ki perspektif gereği değerli görünürler. Hayata renk katarlar. Fakat, uzun sürmez bu halimiz, en sonunda tekrar durumu kabullenmişlikle baş başa kalır insan?”
Hangi durumu? Bana böyle belgesel anlatır gibi hayattan bahsetme.
“ Kabul ettiğimiz şey, şu anki durumumuzun en iyisi olmadığıdır... Dolayısıyla memnuniyet seviyesi ne olursa olsun aklın bir köşesinde daha iyi olabilir miyim sorusu bir gece bekçisi gibi elinde düdükle bekler. Neye göre daha iyi, hangi konuda daha iyi, bunların hiçbirini bilemeyiz. Konusu yoktur o anki memnuniyetsizliğin. Neyin daha iyi olması gerektiğini, hatta bu iyileşmenin gerekli olup olmadığını dahi bilemeyiz.
Aslında bu tatminsizlik suni bir yaptırımdır insanın kendi üzerinde uyguladığı. Zira değişmek kolay değildir ama hayatın her anında değişmek elzem gelir. İnsanın bilinçli olarak kendini değiştirmesi ince bir buz tabakasında tango yapmasına benzer. Ne kadar artistik olsa da en ıslak ve en eski haline geri dönmeye mahkumdur. Bu yüzden, kolay değildir; kendini değiştirmek için bu değişime bağlı bir şeyler atfetmelidir insan. Dahası radikal değişimler ancak radikal kararların sonucunda çıkabilir.”
Pek bir şey ifade etmiyor açıkçası. İnsan kişisel tarihinde yaşadığı değişimleri fark etmeyebilir, değil mi?
“Evet. Ama bazen değişimin olacağına dair inanç o kadar azdır ki, ve değiştirilmesi gerekenler o kadar çoktur ki, bir gerçeklik kaymasına ihtiyaç duyar insan. Hani kimilerimiz bir anda sebepsiz depresyona sokar kendini, kimilerimiz ise kendi içindeki fırtınaları sığ görür de gözünü sevmeye karartır, hayatın varoluşsal sebeplerini bir kişiye bağlar…”
Haklısın. Bazen tek istediğim dışarıdan bir gücün beni havaya kaldırıp tüm gücüyle yere çalması. Binlerce parçaya bölünmek isterim. Bazı parçalarımı kaybetmek, yerlerine yenilerini koymak bazen, bulamayınca taşla toprakla sıvamak isterim. Yıllardır böyle süregelmez mi insanın kişisel gelişimi, kendimizi tekrar tekrar yaratma süreci.
“Çevrene bir bak. Sonbahar modeli, dökülen yapraklar, ağır tempolu şarkılar, kimse beni anlamıyooo tripleri. Biz ergenlikte bıraktık sanmıştık bu halleri. Doğru ama birçoklarımızın için çok yeni, bir o kadar da eski. Çünkü her zaman böyle olmuş bazı insanlar için değişim, metodolojik bir değişime gereksinim duyulmamış. O insanları bir düşünsene, onları değiştirecek bu dışarıdan gelecek güç ne olabilir? Tabi ki böyle bir şey olmadığı için kendileri yaratıyorlar zorluklarını. Ama o kadar korkak ve kaybedeceklerini o kadar umursayacak kadar çaresizler ki onca seçenek arasından gelecek tehlikelerden en hafifini seçiyorlar. Bir şekilde aşık olmayı umuyorlar. Birine herşeyini verebilecek kadar sevmeyi, karşılığını alamamayı, alsa da tatmin olmamayı dolayısıyla daha çok vermek istemeyi ve verecek bir şeyi kalmayana kadar kendilerini tüketmek istiyorlar. Ah liselim… Bu tükenme ile uzun zaman boyunca şişire şişire patlatamadıkları özgüvenlerini sıfırlayıp, işe baştan koyulmayı seviyorlar. Karşılarındaki insanlar ise yazık durumdan habersiz şaşkın bir ördek gibi izliyor bu olanlar. Bazen bu karşımızdaki tanımadığımız biri oluyor, bazen otobüsteki biri, bazen karşımızdaki.”
Tamam ama bu anlattıkların çok genç işi geldi bana. 28 yaşıma bastım artık bu kadar basit kandıramıyorum kendimi. Özellikle bunların farkında iken bunlara kendimi kaptırmam imkansız gibi. Yani rüya görmeyi umarak uykuya dalmaya çalışmak gibi bir şey. Belki yine içimdeki kasırgalar bir şeyleri yıkmak için uğraşacak, belki bir melankoli krizi belki yeni bir aşk. Ama önceki deneyimlerimde yaşadığım kendimi yaratma süreçlerinden o kadar beklenmedik şekilde güçlenerek çıktım ki kolay olmuyor artık o duvarları yıkmak. Bu sefer değil benle ilgili, hiç beklenmedik bir zorluk çıkması gerek hayatıma.
Bunları söyledikten sonra muhabbetin bu kadar içine girmiş olmaktan dolayı hafif bir pişmanlık yaşamadım değil. Sadece dayanamadım. Nasıl bu kadar basite indirgeyebiliyordu ki?
“ Peki bu senden kaynaklanmayan bir değişim için sana ait olan herşeyi terk edip gitmeye ne dersin?”
Güldüm.
Terk edip gitmek mi? Şu an içinde bulunduğumuz otobüs nereden yola çıktı sanıyorsun? Ya da bu ilk terk edişim mi? Bilmiyorsun ki zamanında bir değil iki değil üç oldu, topraklara düştüm. Yola çıktım, uzaklara gittim, yolun nereye götüreceğini bilemeden sadece yolun bir yere götürdüğünü umarak. Kendimi aradım, hem de yalnız. Yanıma geldiğim yerden tek bir parça bile almadan. Tanrı oldum kendimi baştan yarattım, çok şey yaşadım dedim; der demez beter dibe battım. Dibi gördüm oradan sıçradım. O kadar yürüdüm ki Galile’yi unuttum. Yine başladığım noktaya geri döndüm. Herşey eskisi gibi hiç yol kat edilmemiş gibi. Belki daha güçlü belki daha gerçek. Tam da bu sebepten daha çekilmez. Anladım ki, ben kendime mahkumum.
Evet. Ben mahkumum. Hem de kendime.
Derken mırıldanmaya başladım o neşeli şarkıyı.
Götürün beni dünyanın bir ucuna,
Götürün beni harikalar diyarına,
Bana öyle geliyor ki keder,
Daha az acı verecektir güneşte.
“ Valla birader, bu bahsettiğin şeyleri çok şiirsel buldum. Git bir yerlere yaz yayınlasınlar ya da ne bileyim bir blog tut, okusun bir havuç tavşan. Ama insanın kendisine mahkum olması için elinde ayrı bir özü olan bir kendisi ve bir de benliği olması gerekir. Bunun ayrımını yapmak bu kadar kolay mı sence? Belki insanın varoluşunun özüdür bu perspektif değişmesi. Bir yandan değişimi zorunlu kılıyoruz, yeni bir benlik oluşturuyoruz. Diğer yandan orijini değişerek oluşan yeni benlik geçmişte yaşanan bu değişimi değersiz görmek zorunda kalıyor. Çünkü kendi orijininden bakınca bu değişimin varoluşundaki etkisi ya da önemi görünemeyecek kadar az gibi beliriyor. Dolayısıyla eski değişimin değersizliğinden oluşan boşluklarla yeni değişimlere yer açıyor bu sefer bambaşka ufuklara yelken açıyor. Yepyeni değişimleri zorunlu kılmak için…”
Ne diyebilirim ki? Hemen kabullenemiyorum bu söylediklerini. En azından, şu anki benliğimin orijinine göre… Ama şimdi anlıyorum. Hani zaman beş yıl önce oluyor, yirmili yaşların başları, yeri geliyor, dostlar meclisinde muhabbet oluyor. Konu ergenlik bunalımını yirmilere çıkaran zihniyeti eleştirmeye gidiyor… kimse beni anlamıyooo triplerini bağlayan zatlar, sarkastik üslubumuza maruz kalıp çöp oluyor. Bu sayede hepimizin mevcut dertleri ya da dertleri algılayış şekli daha değerli görülüyor. Ama şimdi o zamanlara tekrar bakıyorum ve o yapılan değerlendirmelerde yüceltilen “hayatımla bir derdim var ama derdim beni kendime mahkum etmiş” tripleri de hepsinden daha leş duruyor.
Ah sizi küçük şeytanlar yoksa melankolinize ilaç olacağımı mı sandınız...
Ah seni özne!
Ve senin küçük orijinin…
Kim igne deliginden bakti? Onlardanbiri 4 kişi isigini yansitti
13.11.07
Ben şarlatanım
Açık konuşmak gerekirse, beni buraya ilk çağırdığınızda, durumu çok saçma bulmuştum. Ama gelişim emri vaki oldu zira kendisi biraz bahsetmiş benden son yazısında. Ama ne gibi katkım olabilirdi ki sizin yazarı anlama çabanızda? Kurgusal olarak yarattığınız bu dünyada, ne otobüsün kendisiyim ne de içindekilerden biri. Ukalalık olmasın ama apayrı bir üstyapıyım şekillendiren sizi. Yazının ta kendisi. Hepinizi kandırabilir ama beni kandıramaz. Hatta kandırmak istemez. Tam da bu sebeple beni işe aldı zaten. Benle uğraşarak, bana gelme nedenini keşfedecekti. Ben kim miyim?
Ben şarlatanım.
Ama o beni bir psikolog sanıyor.
Yine de atalardan kalma bir ruhbilim bilgisi var bende. Eğitimini almamış olabilirim ama iyi bakarım, baktım mı anlarım. Bu sebeple, nasıl bir faydam dokunur okurlara diye düşünürken bir iki araştırma yaptım. Fark ettim ki, çok karışık duygulara meydan vermiş buradaki çok özneli yapı. Bazılarımız “onlardan biri” olduğunun farkına varmış ve bu birlik duygusu yaratan “onlar” aidiyetini hoş bulmuş. Kelimelerden üretilebilecek sonsuz kombinasyonlar arasından yenisini üretmekle uğraşmak yerine, bu saçma paragraflarla özdeşleştirmiş kendini. Bazılarımız ise bu konuların üzerine pek düşünmemiş olsa da yazıyı benimseyerek o durumu sahiplenir olmuş. Bir nevi kendini olmadığı gibi gösterme çabası işte. Sonuç olarak görüyorum ki, sizler onlara, onlar yazara geçiyor. İpin ucunu yaktık ateş devam ediyor. Sana, bana, ona, buna kuvvet veriyor.
Ha öyle, ha böyle çıktı ki ortaya, yazıdaki her yalanın bahsi dahi öznedeki sahteliği vuruyor insanların suratına. Bakın yıllar önce hastamız, yani bu yazar, özel bir defterinde ne demiş bu konu hakkında:
“ Yazmaktan korkuyorum. Hayır, ne çok karmaşık yapım olduğu için kendimi ifade edememekten ne de yazdıktan sonra fikirlerimi değersiz bulacağımdan kaynaklanıyor… Sanırım, sadece, yazarken kendimle baş başa kalmaktan korkuyorum.”
Durun hemen alkışlamayın. Ben de beğendim, ama şöyle devam etmiş ertesi gün.
“Şu hale bak, ne kadar yalan bir cümle. Yazmaktan korkmamın sebebiyle ilgisi yok. Tamamen, birisi ileride neden çok yazı yazamadın diye sorarsa, havalı bir cevap vermek için sanki. İşte yazmaktan korkmamın asıl sebebi bu zaten. Korkuyorum çünkü yazarken, kendime karşı dürüst olup olamayacağımı kestiremiyorum.”
Size çok yabacı gelmemiş olması gerekir. Görüyorum ki yazar daha önce de yazma sebebini düşüncelerini düzenlemek ve yerleştirmek olarak açıklamış. Hep bir kendini olmak istediği gibi yansıtma uğraşları…
Peki, bu sevimli yazarı bu durumundan dolayı suçlayabilir miyiz? Samimi değil mi yoksa yazdıklarında? Öznesizliğinden dem vuruyor diye çoktan ölümü ilan edilmişse, bu sahtelikler için psikosomatik semptomlar mı demeliyiz? Ben şimdilik reçete yazmak yerine, bu durumun yazarın bilincinde nasıl cereyan ettiğinden bahsedeceğim.
Dün bu saatlerde, yazar daha önceden kafasında kurduğu bir yazı yazmak üzere daktilosunun başına oturdu. IU kupasında kahvesi, fonda dinlendirici müziği, salıvermiş o meşhur bilincinin tüm dizginlerini… Geçen haftanın özensiz avukatına karşı bu sefer hem zengin hem de içerikli bir şeyler yazmaya kararlıydı. Zaten bakıyordu, son iki yazıda hakim olan ağır ve hüzünlü hava onun karakterine pek uymuyordu. Ne yapmalı, ne etmeli, bir şeytanlık, bir oyunbazlık. Yoksa (varsa) yine sarkastik bombastik üslubuna geri dönüp biraz göze biraz da gülümsemeye hazır dudaklara mı hitap etmeliydi.
N.Ş.İ serebral kas gevşeten bir yazı çıkması gerekirken, noolduysa üstüne bir Şarl havası kuruldu. Bir saatten uzun bir süre boyunca birbirinden kopuk onlarca satır döküldü durdu. Ama olmadı, maya “tutmadı”.
O sırada bilincinin terasına doğru çıkan bir farkındalıkla sarsıldı. Geçen haftaki avukat inanmadığımız şeyleri savunmak için yazının içine bütünlüksel ve tutarlı materyeller katarak nasıl kendimizi inandırdığımızdan bahsetmemiş miydi? Evet, biraz hakkı vardı. Ama oradaki mevzu bahis paper tarzı zorunlu meşgaleler değil miydi? Hani pragmatik sebepler içeren.
Peki şimdi neden aynı şekilde olmadığı gibi davranmaya zorluyordu kendisini? Hayır seni maymun, son haftalarda çok fazla paper yazmaya alıştığı için değil tabi ki… Demek ki yazmanın da pragmatik bir yanı vardı. Yani benim pragmatik bir yanım var. Nasıl mı?
Yazarken kendimizi nasıl şekillendirdiğimizin farkında mıyız? Hani o anki manevi durumumuzun farkında olsak da, yazma şeklimiz üzerinde etkisi olacağını bilsek de; sözde çılgınca bir şey yaparmış gibi -yani sprite içip havuza atlamak gibi çılgın- bu etkileri bertaraf edecek formlara sokarız kendimizi. Özellikle de başkalarının okuyacağını bildiğimiz için bu durumu(sebepsiz sıkıntı diyelim ki herkese uysun) kabullenmememizin ve dahası mücadele etmemizin en büyük dayanağı olur bu şekilde yansıtmak kendimizi. Sebebini bilmediğimiz hüznümüzü örten bir sırıtıklık kaplar yazıdaki yüzümüzü ve dahası olmadığımız kadar neşeli ve komik bir hale sokarız auramızı. En depresif günlerimiz, en uçuk şeylerle çevremize winnie the pooh etkisi yarattığımız günlerdir. Nasolsa gerçek hayatta saklayamayacağımız yüz ifadelerimiz, dalıp gitmelerimiz, sessizce bir köşeye çekilmelerimiz fark edilemeyecektir yazıda. Hele ki sonuna bir de : ) koyduk mu, ooh gelsin şenlikler gitsin kahkahalar.
Eminim bu durumu daha iyi ifade edenler olmuştur. Ama ne demek istediğimi anladığınızı varsayıyorum.
Tam da bu şekilde bir yazı yazacakken, bunu yazmakta zorlanışını düşündü yazar. Tabi ki, istese bitirirdi o yazıyı. Ama avukat bir kere fırlamıştı yerinden, aklına gelince kolay olmadı kendini ikna edebilmesi. Baksanıza, bir önceki yazısı resmen şekillendirmişti kendisini. Aynı daha önceleri kendisini iyi, güzel ve mutlu olarak şekillendirdiği gibi…
Kabul edelim şimdi. Var tabi ki yazmanın insanı mevcut durumundan çekip alabilecek özelliği. Bu şekillendirme neden kötü algılanmalı ki. Hepimiz yazarız hayallerimizi çünkü çok hayal görünmektedirler bize bir o kadar da uzak, yazarken ellerimize alınca tekrar inanabiliriz belki. Bazen de yazının konusu tutkular, duygular, aşklardır; çünkü yazı dışında ifadeleri zor ya da imkansızdır. Özgürlüktür bazen yazı çünkü yoktur varoluşun başka çıkış kapısı.
Şimdi ikiyüzlülükle suçlamadan, şizofrenik saptamalar yapmadan, şu çocuğun haline bir baksanıza. İstemez miydi o da yazı yoluyla rahatlamayı ya da kendine yeni bir dünya yaratıp içinde koşturup oynamayı. Fakat gün oldu, ruh doldu. Ne kadar şekillendirmeye çalıştıysa da başaramadı. Belki düşündüğü gibi yazsa çok neşeli olacaktı ama birden diğer penceredeki spleen spleen bakan bodleri fark etti. Onu çıkarsa aklından, bir sonraki pencereden Léo Ferré’nin solitudü gelecekti. Peki madem yazacaktı, neden ısrarla dinlemekteydi daha iğnesi yeni kırılan pikabından jak brel nağmelerini. Ya da aklına gelen konular neden hep dışarıda sağanak yağan yağmurda ıslanıp temizlenen ruhlarla ilgiliydi. Hele, hele tüm gece ziGuroZ videolarını izlemek de nesin nesiydi?
Demek ki, bazen olmuyor. Yazı çare bulmuyor. Bana yani psikolog sandığı şarlatana ise teşhisi koymak kalıyor: Angoisse.
Herkesin derin bir oooh çektiğini fark ettim. Teşhis konunca gelen bir rahatlama. Ama durun hemen inanmayın. Zaten geri alıyorum lafımı. Dün olsa belki doğru olurdu bu tespit çünkü düne mahsus bir ruh haliydi. Bugün bu yazıyı yazarken yerimde olsa yazar diyecekti ki: “iyi de baksana şu cıvıklığa ne hüzün var ne melankoli. Nereden çıkarıyorsunuz bu kendini iyileştirme emellerini. O eski haaalimden eser yok şimdi. Bugün hem zindeyim hem de keyifli. Zaten eğer dikkatli okuduysanız, bu yazıda göremezsiniz o angoisse denen iti.
Ne diyebilirim ki? Haklı. Ne son zamanlarda aklını meşgul eden bir derdi var ne de yazı dışında ifadesinin sınırlı olduğu bir duygu seli… Peki bir insan nasıl olur da dertsiz tasasız başım diye sevinirken, rahat ve neşeli bir yazı yazmakta zorlanır. Dahası sorarım: neden, şimdi, yani bir gün geçtikten sonra bile hiçbir şey olmamış gibi davranıp bu bahsettiğim yazıyı yazmak yerine bu durumun getirdiklerini tartışıyorum. Madem böyle bir durum geçiciydi, getirdiklerinden bahsetmenin amacı neydi. Merak ederim, dertsiz başa dert açmanın sebebini.
Biliyorum.
Melankoliye doğal bir eğilimimiz var.
Kim igne deliginden bakti? Onlardanbiri 10 kişi isigini yansitti
7.11.07
Ben avukatım
Üzerime düşen sorumlulukları tam anlamıyla yerine getiremeyeceğimi anladığım zamanlar, yerine getirmiş gibi davranarak icraatın kendi değerinden değil sırf eyleyeninin sert ve şaşmaz duruşunda kaynaklanan bir bütünlük sergilerim. Hani her gün bir sonrakine bırakarak son gününe kadar ertelediğimiz bir paperı yazmak için gerekli araştırmayı yapmaya üşenmişizdir. Aklımıza konu gelmez, gelen konu tatmin etmez. Ama artık son gecedir, bir şeyler yazılması gerekir. O yüzden aklımıza gelen fikirlerden birine tutunur, üzerine ufak bir egzersiz yapar, hemen yazmaya koyuluruz.
Bu durumlarda bana öyle geliyor ki yazarken her anımda, baştan savma ve derinlikten yoksun bir yazı yazdığımın farkında olarak sahte bir bilinç düzeyiyle aklıma gelenleri aktarıyorum. Başlarda ilerlemek çok zor oluyor çünkü sürekli bir yanım hatırlatıyor bana aslında yaptığım ya da ürettiğimi varsaydığım argümanın değersizliğini. Ama kelimeler döküldükçe sanki satırlar patır patır sayfaya değil bilincimin bu huysuz yanının üzerine düşüyor. Gittikçe aşağılara gömülüyor zavallı. Paperın sonlarına doğru gelince ise pek az hatırlar oluyorum bu durumu. Zaten son noktayı koyduktan sonra amacım değişiyor. Nasıl daha iyi yazarım ya da yazabilirdim değil, nasıl bu yazdıklarımı daha kolay savunulabilir bir hale getirebilirim diye düşünmeye başlıyorum. İşte o anda eleştirel olduğunu sandığım beynim sanki anesteziye kurban gidiyor ve dolayısıyla inanmadığım, değersizliğinin farkında olduğum bir fikri savunmak için yazı içindeki tutarsızlıkları ve bütünlüğündeki eksikliklerini kapatmaya çalışıyorum.
Durun, durun bu kadar kolay mı sandınız. Yazma pratiğinden önce gelen bir bilinç değişikliğinden söz ediyoruz burada. Başkaları karşımızdayken inanmadığımız değerleri savunur durumda bulabiliriz kendimizi. Peki kendimizle baş başa ve tüm kısıtlayıcı bağlamlardan uzakken nasıl olur da bunu başarabiliriz ki. Yani inanmadığımı bildiğim ve inanıyormuş gibi yapma zorunluluğum olmayan bir şeyi nasıl savunabilirim?
Çok basit. Paperın iyi olduğunu başkalarına inandırmak için öncelikle kendimi inandırmalıyım. Nasıl mı?
İlk hamleyi o yapıyor. En zayıf yerimden vuruyor. Pragmatik değerini anlatıyor bana çirkef bir surat ifadesiyle. Bilmiş bilmiş tavırlarla cam kenarındaki mermere yaslanmış… Bak diyor vakit kalmadı sıfır almaktan daha iyidir. Yaz bir paper gitsin ne paperlar yazdın hangisi değerinden dolayı taçlandırıldı ki bunu da aynı özenle yazasın. Ayrıca, bu konu gerçekten de ilgini çekmiş olsa zaten araştırırdın, düşünürdün, günler öncesinden ürettiğini varsaydığın bir fikir üzerine yazardın.
Off! Çok haklı. Yumuşak karnıma gelen bu darbeye karşı, diğer zayıf tarafımı sürüyorum ringe. Tamam, haklısın ama sen mükemmeliyetçiliğinden taviz vermezsin, iyi ya da vasat bir paper çıkacağına hiç çıkmasın. İstersen konuş hocayla, 1 gün daha zaman iste daha iyi düşün biraz daha araştır içine sinen bir paper yaz. Güya bilgi üretimi yapıyorsun bu şekilde sorumluluk üzerimden gitsin mantığıyla olmaz ki.
İşte bu durumda ikimiz de fazla direnemiyoruz. Açıyorum kitapları biraz daha okuyorum. Ama içten içe de biliyorum olmayacak. Tek yaptığım mükemmeliyetçi yanımın kafasını okşayıp sırtını sıvazladıktan sonra biraz uğraşıyormuş gibi yaparak emek harcadığımı belirtmek ve dolayısıyla kendimi inandırmayı kolaylaştırmak.
Kitabı kapatıyorum. Yazacağım konu şudur diyorum. Ve gerisi kendimi inandırma teşebbüsleri ile geçen sayfalardan sonra zaferle sonlanan bir sonuç paragrafı. Kendimi kandırmayı başarıyorum. Hatta o kadar iyi kandırıyorum ki, paper iyi bir sonuç ama yanında bir iki eleştiri ile elime gelince küstahça kafamı sallıyorum. Anlattıklarımı anlamamış Hoca, ya da o kadar derin bir konuya girmişim ki kendimi iyi ifade edememişim. Hah seni küçük aptal! Ne oldu da bu kadar inanır hale geldin, yalandan yazdıklarına?
Oda hezimet kokuyor… Savaş sonrası bir boşluk. Mohaç’a nispet 22 dakikada düşman alt edilmiş sanki. Tek bir ağızdan konuşan, tutarlılık ve bütünlüğe sahip tek bir özne kalmış bu vasıfsız çabanın ardından. Bir tek ben kaldım. Kim olduğumu anlamış olmalısınız.
Ben avukatım.
Olay neymiş, gerçekte ne olmuş ilgilenmem. Paramı alırım, davama bakarım. Ne şeytanın avukatı kadar karizmatik bir duruşum vardır ne de gerçeklerin peşinde koşan körpeler gibi idealist bir yapım. Davamı kabul eder etmez, müvekkilimle tek vücut olurum. Özneler ayrımını ortadan kaldırırım. Önce bırakırım sorgu teçhizatlarımı, müvekkilim beni inandırır. Sonra da ben herşeyi gören olur, hakimi inandırırım. Hı-hımm, fena sayılmam işimde, birçok başarılara imza attım.
Ama sadece bir insanı kandıramadım. Çünkü o, Şşşş!
Şu an hissediyorum. O insan konuşmak için can atıyor. Ama istemiyorum. Bu yazı burada sonlanacak. Bu haftaki sorumluluklarımı geçiştirip, bu yazıyı baştan savma yazmaya o kadar niyetliyim ki, o kandıramadığım insanı bu sahte ve değersiz satırlarda harcayamayacağım.
Sahte ve değersiz satırlar mı? Aman Tanrım, ne biçim avukatım! Yazının sonu geldi daha kendimi bile inandıramamışım…
Kim igne deliginden bakti? Onlardanbiri 5 kişi isigini yansitti
1.11.07
Ben katilim
hayatımdaki herşeyin benim adıma başkaları tarafından belirlenmiş olmasını çok seviyorum. şaşıracaksınız ama kendimi çok özgür hissediyorum. gerçi şimdi bunu söylemem doğru olmaz çünkü özgürlüğün ne olduğunu daha sonra anlayacağım. şu an sadece önüme sunulan hayatı tecrübe etmek için yaratılmışım. elime kıpkırmızı bir elma aldığımda tam ısıracakken onun hüznünü ve durumu kabullenmişliğini gördükçe, farkımızı anlayıp, kendi halime seviniyorum.
ama son zamanlarda bir sıkıntım var. belirli belirsiz kendini gösteriyor. sanırım buldum. evet, evet, kendimi özel hissediyorum. ama nedenini bilmiyorum. çünkü nedenini bilebilecek kadar gelişmiş bir bilincim yok. herkes öyle diyorsa öyledir diyorum. zaten aklım özel olmanın ne olduğunu sorgulamaya değil, insanların bu suçlamayı yaparken neden bu kadar zevk alıp benim için güzel bişi yapmışlar gibi sırıtmalarının sebeplerini anlamaya çalışıyor. lafa zeki, terbiyeli, esprili, yaratıcı gibi yığınla güzel söz söyleyerek başlayan kalın derililer neden en sonunda beni aşağılamaya ihtiyaç duyar ki? itiraz mı etsem? bu haksızlık değil mi? alay etseniz, beter ederim. küfür etseniz, cevap veririm. peki, bu şerefsizce ama usulca ve ince ince yaralama yoluna neden başvuruyorsunuz? biliyorum, tek amacınız beni kızdırmak ve aksini yani özel olmadığımı ispat etmeye çalışmamı sağlamak.
bunu fark etmem uzun zaman almadı. zaten o zamandan beri hakkımda konuşulanlara hiç sevinemiyorum. gururumu okşayacak söz öbekleri yan yana gelince içimi kaplayan mutluluğun tadına tam varacağım an, arkasından bu sıfatın geleceğini bildiğim için bir anda sessizleşiyorum. ve bazen lafın oraya gelmesini beklemeden tüm o güzel sözleri iltifatları daha henüz başında ikiyüzlüce reddediyorum. hatta inansınlar, diye türlü uçarılıklara girişerek öyle olmadığımı kanıtlamaya çalışıyorum. ama nedense herkes bir olmuş da aynı şey düşünüyormuş gibi geliyor. ister istemez kabul ediyorum.
işte bu kabulden beri onlara yabancı hisseder oldum. ilk defa ben onlardan ayrıldım sanki. böyle olmadığımı bilsem de bazen sanki doğru dürüst onlara ayak uyduramıyorum. napiim? kenara geçip, izliyorum. her seferinde gözüm olanları farklı görmeye başlıyor. bazen içlerinden birinin birden bayıldığı geliyor gözümün önüne. herkes şaşkınlıkla bakarken yanına koşup diz çöküyorum. ellerimin arasına aldığım başını okşuyor ve sevgimle sevdiğimi sandığım kızı hayata döndürüyorum. yüreğime dolan sevgi her kalp atışımda kanıma öyle bir karışıyor ki tüm damarlarımda dolaştıktan sonra, çıkış kapısı olan ellerime ulaşmadan önce boğazımda toplanmaları uzun zaman alıyor. yeterince güçlenip dışarı hücum edince, ellerimden fışkıran sevgimi engelsizce ona veriyorum. öyle karşılıksız bir sevgi ki onun kim olduğunu dahi bilmiyorum. içimden umarım hayata döndükten sonra hiç görüşmeyiz diyorum. gerçekliğe döndüğümde ise hala hayalden kalan
bunun hayal olduğunu, fiziki dünyaya ait olmayan bir durum olduğunu bilmeme rağmen tüm fizik kurallarını altüst edecek şekilde niteliksel olarak kalbimde bir hafifleşme hissediyorum. kenara geçip onları izlemeye başladığım zaman 19 kilogram olan kalbim, 18,79 kilograma iniyor sanki. bunun gibi onlarca hikaye yaratıyorum kafamda. bir yürek dolusu sevgimi nasıl boşaltacağımı bilemez gibi herkese sunmak istiyorum. sokaktaki dilenci çocukla ucuz kebapçıya gidip karnımızı doyururken konudan konuya geçerek saatlerce konuşmak istiyorum. ne kadar şanslı olduğumu bilmenin verdiği suçluluk duygusu ve acı ile ona dayanması gerektiğini belirtip, bir gün bu acıların geçeceği konusunda telkinde bulunuyorum. en kötüsü ise, gerçek hayatta yaşadığım tüm güzelliklerin dahi bu imgesel avutmaya eşdeğer olamayacağını hissediyorum. ve hayatını kurtardığım insandan sonra dilenci çocukla da vedalaşıyorum.
peki neden hep bi veda? aslında cevabını siz de biliyorsunuz. baksanıza, şu anda bu satırları yazarken, sanki böyleymişim gibi aktararak kurduğum hayal bile kardeşimin odaya girmesi ile bir anda dağılıyor. ama hayal gücü benim değil mi, istersem tekrar hayalini kurabilirim. neden yapamıyorum? çünkü her uyandığımda, gerçek dünyada bu hayali gerçekleştiremeyeceğim gerçeğini görüyorum. o kadar acı ki… her seferinde, gözlerim dalmış, kendi dünyamda kahramanlıktan kahramanlığa koşarken, bir şekilde uyanıyorum. hayal bitiyor, o da ölüyor. içinde yaşadığım gerçeklikte aktarmaya fırsat bulamadığım sevgimi hayallerimde cömertçe insanlığın kullanımına sunduktan sonra, her uyandığımda, istemeden de olsa, hayalin bitmesi ile birini öldürmüş oluyorum. her öldürdüğüm kişiyle yüreğim 21gram daha hafifliyor. hafiflerken ise hiçbir suçluluk duymuyorum.
Ben katilim. hem de hapishaneye atılamayacak kadar küçük bir katil…
ama suçluluk duymasam da, üzülüyorum. hayallerimde yaşadığım bu paylaşımların, gerisin geriye terli döndüğüm gerçeklikte hiç bir yeri olmadığını düşünüyorum. belki de bu sebeple, gerçek hayatta, dilenci bir çocuk gördüğümde ondan sevgimi mahrum ediyorum. dahası vermek istesem dahi sevgimi iletemeyeceğimi, iletebilsem de onun reddedeceğini düşünüyorum. söz konusu gerçek dünya olduğu zaman herşey karmaşık ve bir o kadar da sabit. diğer yandan hayallerimin geçiciliği o kadar yadsınamaz ki; kendi kendime, bu gerçek dünya içinde yaşamak zorunda oluşumun saçmalığına gülüyorum. ve yaşamak zorunda olduğumu fark ettiğim ve bu duruma güldüğüm için, daha da gülmek istiyorum. daha da gülmek için hayatta varolan onlarca güzel şeyleri düşünüyorum. dönüp kendime bakıyorum, o kadar güzel şeye sahibim ki… mutlu oluyorum.
ama aniden bir şey oluyor. herşey mutlu mesut giderken uyuşturucu bir etkiye kapıldığımı fark ediyorum, aklıma gelen bir soru ile: madem hayat bu kadar güzel neden onun güzel olduğunu kendime tekrar etmek zorundayım? işte o zamanlar, o kadar ağır geliyor ki yaşamak zorunda olmak bu gerçeklikle, tekrar hayallerime dönüyorum. ama bu sefer, öldüğümü hayal ediyorum. herkesin cenazemde ne kadar üzüldüğünü görmek istiyorum. hayır, ilgisiz sevgisiz yaşadığım için değil, çünkü sevgi ile gerçekliği bir türlü bağdaştıramadığım için. sevgi bana hayal gibi geliyor.
ölülerin ve ölenlerin arasında yaşıyoruz. ben ise bu yaşta, yaşayabilmek için her gün öldürüyorum…gerçek o kadar acı ki hayallerimi öldürmeden, bu acıyı daha katlanabilir hale getiremiyorum. çünkü her hayalimden sıyrıldığımda gerçekliğin o kendini beğenmiş ve umursamaz tavrını gördükçe hayalimin kırılganlığına ve acizliğine şaşıyorum. bu durumda nasıl olur da hayallerime güvenebilirim? tabi ki gerçeklik ne istiyorsa onu yapacağım. kendisi ile barış içinde yaşayabilmek için küçük mücadelelerin sahne mutluluğun sahte olduğu ve hissedilenin hiçbir şekilde hissettirilmeye imkanının olmadığı bir yaşam şeklini kabul etmek tek seçeneğim. varolmamın tek garantisi, bana verilen bu yok etme görevi.
gerçek beni öldürene kadar ben hayallerimi öldürmek zorundayım.
ağlıyorum oluk oluk. içimde tutamıyorum. yüzümdeki ifadenin değişmediğini umarak gözlerimden yaşlar akıtıyorum. o ka-dar çok akıtıyorum ki vücudumun susuzluktan büzüldüğünü kasılıp tortop olduğunu hissediyorum. kendime geldigimde sanki saatler geçmiş gibi hissizleşiyorum. bir an susup, durulup aynada kendime bakmak için ağrıyan başımı kaldırıyorum. gözlerim kırmızı ama kaşlarım çatık. ağlamadım ki. der gibi. kendime acımam canımı acıtıyor. acı yine yüreğime temas ediyor. yine tutamıyorum. nehirler boyu süzülüyor, ormanlar geçiyor, dünyaya bereket katan şelaleler gibi ağlıyorum.
hayır, hıçkıra hıçkıra, katıla katıla, bağıra bağıra değil. sanki, siz benden rahatsız olmamak için bu yazılanları okurken mute tuşuna basmışsınız gibi sessimi çıkarmadan ağlıyorum. tek çıkardığım ses ise bedenimde tutsak kalmaya daha fazla dayanamayan nefesimi azad ederken, dilim ile damağımı ayırmamla, onları birleştiren yapışkan sıvının çıkardığı ses…Xururuca.
ciğerlerimden gelen bu baskı ile uzun süredir nefes almadığım fark edip, o anda pişman oluyorum. çünkü o sırada konuşabilecek nefesim olsa, o nefesimi de keser:
Kim igne deliginden bakti? Onlardanbiri 8 kişi isigini yansitti
26.10.07
Ben şahidim
Yine kendimi yağmurlu bir günde geçen anlamsız bir İngiliz filminde hissetmiş olmalıyım ki kendi kendime phony bir aksanla İngilizce konuşmaya başladım kafamda. Kimse beni dinlemiyor ki. Oysa görünmez olmak o kadar güzeldi ki. Ama şu an olmaz.
Madem radyodan istediğimi alamadım bari bir film izleyeyim diyemiyorum, film beni evren karşısına götürsün diye hayal edemiyorum. İdare edemiyorum annee.
Bir şekilde sesimi duyurmam lazım. 12 defa çağırdım şu nalet muavini. Bir kere olsun dönmedi. Dur sakin, yoksa bir kere dönüp “biri bana mı seslendi” demiş miydi? Dememişti. Gibi.
Üçtür gözüm ekranda konuşulanları dinliyorum. Elimde gitar, kendimi kontrol edemiyorum. Dikkat ettiniz mi yazılara? Söylesin cevabını bilen varsa: niye sürekli kendi kendine sayıklıyor bu garibim, her paragrafta aynı nakarat; onlar benim! onlar benim! onlar benim! Al al, senin olsun da kurtulayım be seni illet benmerkezci, popülerlikte birinci, aymaz dilenci.
Al senin olsun ama bilmez miyim seni gidi seni; kurtulmaktı tüm amacın hayatın boyunca senden, benden, bizden. Ve tabi onlardan eğer dans etmek istersen.
Bloga, ayh tamam pardon otobüs olsun, yeni giren arkadaşlara bir özetim var: Tam bir şooooov, şu ana kadar yazılanlar. Yalancı sorgulamacı anlamsız çağrışımlar silsilesi. Yok mu güzel içten bir itiraf, şöyle gözlerinden öpülesi? Hayır, giriş çok afiliydi; vardı bir amacı; güzeldi. Baştan neydi şimdi n’oldu onlara, n’oldu söyle x2 (çarpı iki).Üstüne bir de tanrım hayatla bir derdim var onu çözmeliyimci tavırlar. Hala samimiyetten uzak. Hala ben ve onlar… Ama onların hepsi değil, sadece akıllı onlar, çevik onlar ve ahlaklı onlar…
İtiraf et: sen biricikliğini hiçbir şeye değişmezsin. Nereden mi biliyorum? Çünkü senin o küçük beyninde geçenleri görüyorum. Ben şahidim.
Haa, bakıyorum iş esrarlı bir hale gelince dinlemeye başladınız beni.
Yukarıdaki satırlarda ismi geçen zat, ne bütünlük arayışındadır ne de yeni bir hayat. Ama o kadar korkar ki birisinin ona “ya sen kendini biricik mi zannediyorsun” diye sormasından, olur da fark edilirse “çok dolu bir insanım hayatla bir derdim var. Ne biricikliğinden bahsediyorsun tostuuum, tam tersi, başkalarında da aynı ağırlığı görmek ne beni yorar ne bozar. Ne kadar herkeslerden biri olduğumu bilsem de, sadece bu durum kişisel mücadelemi ve kendimden kurtulma çabamı sekteye uğratır bence” diye uydurur bir yalan.
Sayın okur onun tatlı diline kanıp inanma. Kendi kendine tekrarlayıp durduğu ben ve onlar bütünlüğü çabası aslında tam bir yanılsama. Sanır mısın ki küçük evreninin efendisi, istemektedir senle benle onla bütünleşmeyi. Konduramaz ki biricikliğine yabancı bir maddeyi. Hele ki o yabancı madde hepimizde olan sıradan bir şeyse. Keşke tüm bunların kendini onlardan soyutlama çabası olduğunu bir itiraf edebilse.
Diyelim ki, o gerçekten de onlar. Şimdi ise, bunu dile getirmek istiyor. O zaman neden bunca zaman ifadesine gerek duymadı da şimdi elzem oldu. Diyelim ki, o plasenta misali onlara dönmek istiyor, blog’daki yazıları bu çabaya intikal ediyor. O zaman bu çabaya girmek, şu anda kendisinin ne kadar yegane (biricik) olduğunu kanıtlamak değildir de nedir?
Bu yüzden ona yalancı sorgulamacı dedim. Yoksa çağrışımlar silsilesi olmasını gayet sevdim. Ama foyasını ortaya çıkarmanın vakti geldi. Ben şahidim, onun dünyası=bir yarattıkları bir de kendi. Hatta öyle ki, kendine yapılan benzetmeleri bile çekemez ki. Bir kafede otururken, elinde kitabı, aynı kefede olduğunu hissettiği anda alır gider başını. Sevdiği şarkıları saklar herkeslerden, turşularını kurar izole keselerden. Basit birinden duydu mu bir filmi, sizce benim favori filmim diyecek cesareti gösterebilir mi?
Şaşırtıcı ama evet. O cesareti gösterdi. Nasıl mı?
Filmi izlerken, zevkten dört köşe ağzını güzelce şapırdatmaktaydı. Ama fark etti ki ne zaman filmden dikkati dağılsa saliselik, tek aklına gelen herkesin de seveceğiydi filmi, tam bir basitlik. O anlarda biraz düşündü, bu eğlencede sevilmeyecek farklı bir şeyler aradı. Uğraştı. Filmi sevmemek için çok uğraştı. Nasıl sevebilirdi ki? Herkes sevecekti. Filme gölge düşürecek binlerce sebep buldu, kimisi de doğruydu. Ama, ister “filmin üzerimde bıraktığı etkinin karmaşıklığını derinden hissediyorum, sanırım sevdim” derken, çıkışta küçük gördüğü basit insanların filmi ne kadar sevdiğini duyunca afallasın; ister “onlar beğenmiş olabilir, ben de beğendim ama paylaştığımız hisler ortak değil sadece ben ve benim gibilerin anlayabileceği ufak detaylar vardı, şimdi bu kalabalıktan sıyrılıp, yalnız başıma bu biricik hisleri keşfetmeliyim” deyip kenara çekilirken, birileri arayıp o detaylardan birini hatırlatarak keyfini kaçırsın; ister “ya günlük konuşmalarıma şarkılardan kubleler iliştirdiğimi herkes bilir, filmin sevilecek tek yanı buydu” diyerek kıskançlıkla karışık kendini telkin etsin; kısacası ne olursa olsun, filmi sevmemeyi başaramadı. Kabullendi, sevmişti. Ama, yine de farklı çözümler vardı. Bu sefer de sevdiğini göstermeyecekti. Kimileri elinde telefonları sevdiklerine mesaj gönderirken, kimileri all you need is love diyerek birbirine sarılırken, kimileri kendi dünyasında yaşadığı minik mücadeleyle özleştirdiği filmin hikayesini ve sonunu düşünerek sevinirken; sanki herkes gereğine uygun bir şeyler yaparken bir anda kendisine dönüp hadi bakalım sen ne yapacaksın diye soran tehdit dolu bakışları karşısında, onun tek yapması gereken susmaktı. Ama be küçük aptal, susabildin de yüzündeki o embesil gülümsemeyi silebildin mi.
“Jai guru deva om.”
Onlar benim. Ben onlar. Ama anladık ki hepimiz biraz da Hıncal.
Kim igne deliginden bakti? Onlardanbiri 4 kişi isigini yansitti
20.10.07
Ben yabancıyım
Ben yabancıyım
Alakamızı uyandıran bir kimseyi, bizce meçhul ve meçhullüğü derecesinde cazibeli bir hayatın unsurlarına karışmış sanmak ve o hayata ancak onun sevgisiyle girebileceğimizi düşünmek bir aşk başlangıcından başka neyi ifade eder? Demiş Marcel amca, burnu kanca, al sana kesik uçlu bir kalem, kayıp zamanın peşinde koşsun cümle alem. Onlar-a kavuşan bir ben-in aşk hikayesi olmasa da bu entry, nesnesi gayrimuayyen olan bir aşkın unsurlarından bahsetmektir tüm bu uğraşın hedefi. Nerden mi çıktı bu saçmalık?
Hatırlayalım. Anlam veremedik, hani akıp giderken en güzelinden ilk yazı, birden [ ]. PAT! dedi, ortalık büyük bir şiddetle inledi. İşte o an’dan çıktı bu aşk yaratma aşık olma çabası. Sormayın ne aşkı diye; dedim ya kim olduğu belli ama kime olduğu belli değil diye. O yüzden ‘o’ andan itibaren kelimeler döküldü hepten, bir baktım ki Onlar ben oldu birden. Olay şu şekilde cereyan etti.
Gecenin bir vakti doğum günüm şerefine, koymuşum en kral gavuru Şarlaznavur’u, üst üste dinliyorum ‘hier encore’u. Hayır hayır bir kış gecesi değil, bir eylül gecesi; ama eylül’den değil, hüzünden; ama hüzün dökülüp serpilir diye değil, tam tersine çok iyi ifade etmiş bu şarkı o an’ımı diye. Oturmuştum bilgisayarın başına, bari doğum günüm şerefine yazmak aşkına. Nane kokusunun genzimi açtığı kahve fincanımdan sekiyordu Liszt’in noktalı notları. Gaza geldi ifadem baktım yazıyorum çalaklavye. Aldım vitesi boşa, bilinci bayır aşağı… aha bunu okuyunca A ne gereksiz bulacak ama B nasıl gülecek diye düşünüp sevinirken, bir sonraki cümle için C’nin entelektüel açıdan zengin takdirini kazanmanın şevki şekillendiriyordu bu daha önce vasıtaya benzettiğimiz aklın yollarını.
Ne zaman, nasıl oldu bilmiyorum, ama o anı çok iyi hatırlıyorum. Birden içine yazdığım sanal alemin kapısı işlevindeki ekrandan geri yaşadığım gerçekliğe fırladım. Sürekli pat pat klavyenin tuşlarına darbeler indirmekte olan ellerime -o andaki haliyle patilerime- baktım. Bakınca birden parmaklarım durdular olayı ancak kavradılar. Durulunca, sordum kendime:
Ağğğğbi! Naapıyorum?
İşte o an pat diye. Vurdu kafama. Başladım o an hissettiklerimi, gördüklerimi yazmaya. Ama o kadar saçma, bağlamsız ve mantıksız geliyordu ki tutmuyordu bir türlü maya. Vazgeçtim hemen. İşte o an için, kim diye sorarlarsa tüm yarattığım bu evren içinde ben yabancıyım.
İşte bu pat denen bilincin kendine gelme durumu, yazı pratiğine blackout gibi yerleşen zamansız, anlamsız farkındalıklardır. Önce içinde bulunduğumuz gerçekliğin yaşanmakta olan gerçeklikle bir olmadığını anlar, icraatımızın ne olduğunu kendimize sorarız. Tek başına bu durum bile acıtır. Yazı yazdığımızı fark ettiğimiz zaman, yazının içinde geçen öznenin, napıorm sorusuna cevap veren özneden farklı olduğunu hissederiz. Bu bir histir; rasyonel değildir. İşte o an, yazıdaki cümleleri kuran ve kendini ifade eden özneye yabacılaşırız. Ama bu yabancılaşma anı saliselik bir olaydır. Kendimizi disipline etmekte o kadar ustayızdır ki, hemen geçiştiririz bu bilinci. Zira yazının bütünlüğüne, tutarlılığına ve yazan öznenin karizmasına çizik atan, ziyan bir durumdur Oww fak deriz, Fark etmemiş gibi yaparız. Nasıl mı?
Yok, abarttığım kadar değil bu geçiştirme hali. Otomatik gelişir, bilinçli bir zorlama değildir, çünkü bunu yapan teknikler benliğimizde gizlidir. Hani her yazıda otomatik olarak önşart gibi aradığımız bütünlük ve tutarlılık denen teknikler var ya, işte onlar bizden habersiz halleder olayı. T’nin maliyesi gibi çöker başımıza da örtbas ederler özne ile yazan özne farkını.
Hatta bazen örtbas etsek de geri dönmekte zorlanırız yazan öznenin gerçeklik algısına. Bazen “ben” demek bile bizi üşütür. Ya da tam tersi, baskın bir şekilde tümcelerin sonuna M koyarız. (bkz. ilk yazımız) Bu baskı doğasında vardır. Zaten, kendisini, güya, ben’in ifadesinin vücuda gelmiş hali olarak anlatan (yazan) “ben” tam bir iktidardır. Demokratik olarak fikirler arasından seçilip ifadeye gelmiş olsa da aslında acayip baskındır. Tek amacı gerçekliği kendince performatif olarak algılatmaktır. Aslında bir diktatördür. Ona göre, ifade nesnelleştirilirken bir şekilde tutarlığı sağlamak zorunludur ve sadece tek ve bütün bir kimlikten yazılmalıdır. O da yazan ben dir.
Fark ederiz ki o ben değildir ve ben diye bahsederken kim bilir hangi tahakküm ilişkisinde egemen rolü zapt etme amacı ile harfleri ardı ardına dizmektedir. Biliriz ki o sırada yazı ben diye konuşur ama öznesizdir. Ama sadece yazıda görülenler gerçeklik olarak ifade edildiği için ve tabi ki bu anlar rasyonel olmadığı ya da rasyonel ifade edilemediği için, herkes sanar ki o öznesizlik yoktur; ihtimalsiz yazar tüm haliyle “ben” olmuştur. Ne büyük bir yalan. Duymadınız mı, o şeytan hep farklı kimliklere bürünür en çok da tanrı olmayı sever, ben bilirime getirir; en bi ben bilmeeeem dediği zamanlarda bile. Bir düşünelim. Eminim en bütünlüklü yazılarda bile çoğumuz fark eder bu blackout’u. Ama okuyucu da es geçer. Yazan özne de okuyanlar da hiç olmamış gibi algılamaya zorlar kendini. Hatta Çok çok olur tam olarak fark edilir o blackoutların yazıdaki yeri. Kim bilir noldu acaba yazara die düşünürüm. Acaba çok derin bir farkındalık mı yaşadı ya da çoktan bu yazan özneye kendini kaptırmıştı da sadece o an mı hapşırmıştı. Yoksa ellerinden öptüğü annesi elinde kahve ile yanına mı gelmişti ya da yalnızlığının tek dostu turkcell bir mesajla şuurunu mu bipbiplemişti…
Bakalım neler geçmiş küçük kafamdan o an.
[Uff fena çarptı köşeli parantez zavallı "ben"in kafasına. Karışmasın kimsenin aklı zira o satırların yazarı "ben" baygın şu anda. Açıklanması gerekenler çok, vakit az. Haha, güzel soru değil mi? "ben" in sorduğu... Nasıl ben demeden beni anlatabilirim? miş... Cevabı kendisi de biliyor ama bu retorik soru sayesinde ne kadar önemli bir görevi olduğunu herkesin gözüne sokuyor. Zaten "ben" demeden beni anlatmak gramatikal olarak bile zorlayıcıdır. Ama zor güzeldir. Bu yüzden, bir kerelik yazılan bu "ben"siz bir paragraf için şu iki işaret “[ ]” arasında, fiilin sonu boş bırakılacak. Bunu belirtmek için bir kayıp ilanı yeterli. Şimdi, birkaç satırlık oyalıyor (kayıp ilanı: u ve m harfi) "ben"i. Ama hemen anlamanız lazım çünkü fazla tutam (kayıp ilanı: a ve m harfi).
Açıklama: hain plan, "ben" öznesini tamamen ortadan kaldırmak. Kimler mi kaldıracak? Tüm yukarıda sayılanlar... Neden mi? Çünkü o bir hırsız. İsim hırsızı. Nasıl cereyan etmiş peki bu mevzu? "Onlar" tanırmış beni; onların mahalledenmiş. Aslında, şimdi kendine "ben" diyen yazar-özne, eskiden onlarmış. Evvel zaman içinde, özne-nesne içinde; onlar, bunlar, şunlar hep beraber oynarmış. Ne zaman ki bir gün çok eğlendiklerini fark etmişler bunu başkalarına da anlatalım demişler; aşkın büyüsü bozulur gibi, bu anarşik eğlence bitmiş. Ben, yazar olan "ben"i yaratıp, beni, seni, bizi daha doğrusu tüm sayılanların bütünü olan eski kendisini, "onlar"dan ayırarak rasyonel bir zemine oturtmaya çalışmış. Geri kalanı da "onlar" diye adlandırmış.
Peki tüm bu "onlar" arasında fark yok mu? Ayrımı nasıl belirtmeli? Fikirler denen o agresif yolcuları illa hizaya mı sokulmalı? Peki, Duygular denen yaşlılar ve gaziler bölümündeki işgalcileri mutlaka bir yere oturtup kontrol mü etmeli? Eski ben olsa : "Böyle olmamalı" derdi. Şimdiki "ben" ise sana göre süt bana göre şokola diyor; çok basit yansıtıyor herşeyi. Fikirlerini üstün tutuyor, kendine en bi beeen yaratmak için bu fikirleri disipline ediyor. Baksana şimdi de fikirlerim uçmasın diye yazdıklarını süsleyip millete okutmaya başlamış. Oysa, böyle olmamalı! Öyleyse, birşeyler yapılmalı! Hah! İşte! Bu ayrımı yok etmek için alındı bu blog, bu aşk. Bu yüzden şimdilik sözü "ben" e bırakmalı. Zaten görülecek ki, bu paragraftan sonra tekrar, yazar özne "ben" kontrolü alacak ele, hatta almalı. Fıst,fıst! Romantizm kokusu; "ben" ve "onlar” baş başa kalmalı. Bu noktadan sonra fiillerin zamanı intikam zamanı...]
Kim igne deliginden bakti? Onlardanbiri 6 kişi isigini yansitti
14.10.07
Ben Otoriteyim
Bir görevim olduğu doğru. Zaten, sadece üzerime düşen yükümlülükleri hakkıyla yerine getirmek için buraya geldim. İnandırıcı gelmedi mi? Bilirim, sizi küçük insanlar, aranızdan bazıları çıkıp soracaktır: ne aldın karşılığında, asıl amacını söyle, bölücü müsün, provokatör müsün diye. Bu yüzden şimdi size amacımı anlatacağım. İyi de ben kimim?
Hayat, düzen kurmaktır. Bu yüzden, beni anlatırken rasyonel ve düzenli olmak gerekir. Daha önce buraya saçma sapan şeyler yazan şizofren gibi tanımları daha da karmaşıklaştırmaya gerek yok. Yani, beni anla(t)mak için ne bir metaforlar silsilesine ne bir genesis mitine ne de histerik bir varoluşsal krize lüzum var. Zaten okurken baya güldüm, ama sormadan da edemedim: hadi diyelim doğum günüm demedin ebleh gibi oturup kaç gün yaşadığını saydın, sonra olur olmaz rakamlarla uğraşıp 62’den tavşan 84’ten yaradılış hikayesi çıkardın da nooldu? Benim kim olduğum daha mı kolay anlaşıldı? Ya da uçaklardan, otobüslerden –yok artık bir de vapur olsun- bahsederek benim gerekliliğimi daha mı iyi anlatmış oldun? Ya peki o düşüp bayılan kaptan hikayesi neydi? Komik baya, ama esprili olduğu için değil, acınası olduğu için.
O arkadaşı history’de bırakalım. Bana odaklanalım.
Beni anlamak için gözlerimin içine bakmanıza gerek yok, zaten baksanız da ne ruhani bir esenlik ne de felsefi bir derinlik göreceksiniz. Ha hoş, siz onları görmeyi isterdiniz… Fakat olur da cehaletten kaynaklanan bir doğal eğilim olarak metafiziği yaşadığınız fiziki dünyada bırakırsanız, bu sanal alem içinde beni ben yapan sizce anlamsız harfler diziliminden başka bir şey bulamazsınız. Sizin genleriniz varsa benim kodlarım var. Hani çok iyi bakarsanız; bir ihtimal, benim sadece 0’lar ve 1’lerden oluşan artifisyel bir yapı olduğumu kavrarsınız.
Peki ne işim var bu sanalistanda? Benden önceki arkadaş biraz anlatmaya çalışmış. Ben ise size daha rasyonel daha düzenli bir şekilde anlatacağım. (Gerçi anlatacağım diyorum ama zaten siz benim yerime bir önceki arkadaşı dinlemeyi tercih ederdiniz. Şu anda dahi, rasyonel olma çabamdan dolay itici bulanlar olmuştur beni. Ama zaten beni anlamınızı beklemiyorum nasıl olsa siz doğruları duymaktan kaçınırsınız. Dahası, siz doğruyu aramazsınız. Zira arıyor olsaydınız bu sanal alemde bir dakika dahi durmaz, dışarı çıkar, elinizde mumlarla yollara düşerdiniz.)
İlk olarak, benim amacım, düşünce yapılarının karmaşıklığı ve çok çeşitliliği sebebiyle oluşan “hiç”liği ortadan kaldırmak ve hiçliğin yok olması ile ortaya çıkma fırsatı bulan bazı ürünlerin ifadesindeki kısıtlılığı aşmaktır. Yani benim görevim, sizin beni anlamanızdaki ortak noktamız olan“akıl”a hem önüne sunulan gerçekliği ve bu gerçekliğin içindeki kavramsal olanı anlayabilmesi hem de bunu en iyi şekilde ifade edebilmesi için fakültelerinin yetersizliklerinden kaynaklanan sorunları aşmasına yardımcı olmaktır. Tabi bunlar kesin yargılar değil. Bu tanıma göre zaten akıl kendisi hakkında kesin bir yargıya gidemeyebilir. Zaten bu algı ve ifade o kadar problemlidir ki, aklın yorumladığından öte ortak-objektif bir gerçeklik mi vardır yoksa herkesin kendine göre gerçek kabul ettiği göreceli bir durum mu vardır; bunu dahi bilemeyebilir. Ama güzel olan şudur ki bunu bilmek ister, bilmek için çabalar ve bu çaba ile kendini geliştirir; daha iyi algılar, daha iyi ifade eder. Peki, bu çaba nereye kadar gider? Onu bilemem. Ama belki aramızdan biri çıkar ve Hegel gibi tüm bu engelleri aşarak (ya da aştığını sanarak), gerçekliğe kavuştuğunu algılar, bir de üzerine bunu ifade eder. Ha belki biz algıyı ve ifadeyi onun kadar geliştiremediğimiz için ona mahallenin delisi muamelesi yapar mıyız; yaparız. Yine de bu sakızdan çıkan dövme gibi sıfat yapıştırmamız bu çabayı değersiz kılmaz. Şimdi rica ediyorum; beni hızlı okuyanlar, lütfen yavaş bir şekilde bir kez daha gözden geçirin bu karmaşık şekilde anlattığım basit olguyu. Zira henüz bu bahsettiğim fakülteler bende yeterince gelişmediği için iyi ifade edememiş olabilirim. Hatta belki yanlış algılamış bile olabilirim.
İkinci olarak, bu çabadan devam edersek gelişen fakültelerle öznesel konumlandırmalarımızın da değiştiğini görürüz. Yeni ihtiyaçlarımız oluşur yeni fikirler yeşerir. Önce bu ihtiyaçları soyutlamaya gideriz sonra bu fikirleri nesnelleştirme çabasına gireriz. Ve sonunda (ama en sonunda değil) algıdaki bozulmalara maruz kalmış, yani sözde anlamış olduğumuz şeyin üstüne kaymak gibi ifadedeki sorunlarla bezenmiş bir ürün veririz. Bazen çok severiz o ürünü, sevişiriz. Bazen yabancılaşır, bu kimin deriz. Kimi zaman kitlelerle paylaşırız aynı düşünceyi ve hissi; olmayacak ideallere inanırız, uğruna kan dökeriz; kimi zaman sadece kendimize ait deriz. Hani olur ya hani bir kafede tek başıma otururken umarım burdaki herkes kimseye ihtiyacım olmadığını ve yalnız kitap okuyabildiğimi görebiliyordur deriz. Hani, hani bu kafede herkesle aynı kefede değilim diyerek öznellik peşinde koşarız. Hem de utanmadan bu ispatımızda dahi yine sosyal tanınmaya olan ihtiyacımızı görmezden gelerek işte. İşteee öyle bir şeeey. Ama bazen öyle olur ki, kitlelerle taşmak isteyen bir kase gibi haznemizi arttırırız, kendimizle ise bu kasenin içini doldurmaya uğraşırız. Bir gün ise hikmetimizden usanır, boşaltmak isteriz. İkisine de sığmayız. O zaman üretiriz. Ama aynı içimizdeki çelişkileri görmezden geldiğimiz gibi bu üretim işinin de ne kadar dışarıya bağımlı olduğunu unuturuz. Ben kendim için yapıyorum deriz. Oysaki onlar için yaparız. Onlar derken “ben” dışındakilerden bahsettiğim anlaşılmasın. Daha önce sözü geçmiş gerçi… Onlar, diğer insanlar değil sadece, diğer benler, diğer düşünceler, diğer duygular. Anlaşılması kolay değil. Peki, bu içiçeliği nasıl mı anlatsam?
Kimse görmez iken ufak bir zihin parçasını çitlerle çevreleyip bu benim diyerek kendine otantik bir mesken edinmiş ve sonra da adına öz demiş bir benliğimizin olmadığını varsayalım. Ama bunu varsaydık diye hemen A-a! öz’ü zabıta mı kapattı öyleyse biz de bu çağın çocuklarıyız, strüktür ne emrettiyse onu yaparız diye kısa yollu çıkarımlar yapmaca yok. Bu yüzden uçlardan kaçınalım. Ne kasemiz küçük olsun ne içi boş kalsın. İç-dış ayrımı yapmayalım. Özne eşit değildir nesne demeyelim. Ne desek?
Bir gerçekliğe maruz kaldığının farkında olan, liderlerinin beyin olduğu tüm vücut organlarından oluşan bir ekip sayesinde bu gerçekliğin sebep olduğu stimülüslerden çıkarımlar yapan ve onu algılayan; algıladıkça geliştirdiği fakültelerle (herkeste farklı gelişmiş olan) kendince yorumlayarak, aynı prosedürü farklı sonuçlar vererek yaşayan her “kendi”ler (bu kadar benzerlik varken başkaları demek haksızlık olurdu) gibi gerçekliğe etki eden sosyal, değişken ve bağlamsal bir yapıdır bu bahsi geçen. Bu yapının ana tedarikçisi ne herşeyi üstten belirleyen impersonal bir yapı, ne de yapıyı kırmaya çalışan bir bendir.
Ben işte bu algı-ifade keşmekeşinde yapılan üretime yön veren bir kurumum.(daha önce muavin falan demişler çok kırıldım) Düzenleyici, sıralayıcı bir görevim vardır. Kimin yer alacağına kimin kapı dışında ıslak kedi gibi kalacağına, ben karar veririm. Aslında çok keyfi olmama rağmen objektif olarak betimlerim kendimi. Ha bir de, bir kere bana bu üretimin nesnelleşmesin konusunda yardımcı olma rolü verildi mi haddimi aşarım kedinin çamaşır yıkamasına şaşarım kendimce bir tahakküm uygularım. Aslında kötü biri olduğum için değil. Ama ben olmasam kim zorlar ki bu şahsı ekran karşısına oturtmaya. Sayemde artık sırf kendisi için üretmekten vazgeçecek, bir ben varım bir de ötekiler, “it’s beyond my control” demeyi kesecek ve maruz kaldığı aynı zamanda da etki ettiği bu bütünlükteki yerini sorgulayacak. Haa, algısını mı açar ifadesini mi geliştirir göreceğiz. Ama bir faydam olduğu kesin. Bilmem anlatabildim mi?
Ben kim miyim? Ben bu blogum.
[] Efendim? 6 vakte geliyorum.
İyi de, ne gerek vardı bu kadar karmaşık cümleye, sahte felsefi bir içeriğe ya da entelektüel kendini beğenmişliğe. Saçma! Nasıl tahakküm uygulayabilirim doğumgününde hiç yoktan benim varolmama karar veren bu garip şeye? En kötüsü kapatıp giderim buralardan demez mi. Beni yok edemez mi? Beni yaratmasının sebebini anlıyorum ama bu sebeplere neden ihtiyaç duydu bunu bilemiyorum. Bu tahakküm dediğimiz şey bıraktım sanal alemi gerçekte de hep yok mu zaten. Hani hep hissettiğimiz ama nedense yok etmemeyi yeğlediğimiz şu tahakkümler. Aynı ben gibi... En kötü başımızı alır gideriz, diyebilirsiniz. Gidebilir miyiz?
Bunları bırakalım da varolmayı sürdürmeye bakalım. Benim şu an ki konumuma bakılacak olursa pek bir sorun yok. Tek yapmam gereken Sümer sayı sistemine sempatisi olduğunu bildiğim için belirlenmiş zaman aralıklarıyla onun ürettiklerini buraya getirmek. Bu sırada da ünlü olacağım hatta kendi oyun alanımı yaratacağım. Bakarsınız bir gün hava-dan you’re my playground love diye şarkılar söyleyeceğim ruh eşimi dahi bulurum.
Olamaz, clock explode etti içimde zaman deli dali akıyor satırlar su gibi anlamsızca kendilerini tüketiyor. Daha ilk yazının eleştirisini yapacaktım. Otobüs ve pencerelerden Kant’ın öznesine inecektim. Akıl-beden ve kaptan-gemi ilişkisinden Descartes’a selam söyleyecektim. Histeri anında yaşanılan korku ile Heidegger’i, o korkuyla ölümü ilişkilendirerek Sartre’ı konu edecektim. Bir de düzenleme sıralama derken Foucault’ya uğrayacaktım. Ama sanırım fukoya diil sadece hayal kırıklığına uğradım. Baş ağrısı…
Bir de irrasyonel bir şekilde kendimi sorgulamaya başladım. Ama, sadece bir blogsun. Ne denirse onu yaparsın. Rasyonelsin, objektifsin. Madem öyle neden kaç gündür dalga geçtiğim ilk yazının sahibi gibi konuşmaya hatta benzetmeler kullanmaya başladım. Dahası kime seslendim geliyorum diye? Yoksa biri bana mı seslendi? Çok saçma nerden çıktı bu ciddi yazıda zabıta, air şarkısı neydi peki ya kedi? Peki ya sordun mu kediye? Sordun mu?
En son nasıl anlatsam bu içiçeliği diye sorduğumu hatırlıyorum. Oradan sonrası çok hızlı geçti. Sorunun cevabı içindeki hiç bana benzemeyen usluplara şaşırmayı bir kenara bıraktım asıl anlamadığım şey neden kendime soru sorduğum. Bir blog kendi kendine soru sormaz ki, ben sadece seçer, düzenler, sıralar, iletirim. Ben otoriteyim.
Yoksa? Yoksa ben de onlardan biri miyim?
Amacım içiçeliği anlatmaktı. Ama algım bana karşı çıktı. Karışmam, bu ifade beni aştı. Html’im karıştı, arabirimlerim oraya buraya kaçıştı. Yine aklım çoook karıştı. Ha? Kim? Ne Kenan'ı?
Kim igne deliginden bakti? Onlardanbiri 2 kişi isigini yansitti

