28.11.10

Ben müşkülüm

Ben muskulpesentim diyen biri hayatin tesadufi yanlari oldugunu iddia etmektedir. Bu iddianin dogru olup olmadigini bilemeyiz fakat kendi icinde bir sorunsal barindirdigi kesin.

1.Hayatin tesadufi yanlari vardir.
2.Cok az insan bunlari farkeder.
3.Bu insanlarda sadece cok azi bu farkindaligin ustunde durur.  
Bu siralamaya dorduncu maddeyi de ben ekliyorum. Cok az insanin farkettigi bir durumun ustunde cok az duruldugu icin bu olgulara tesaduflerin farkindaligi denir. Totolojik bir potansiyel barindiran bu cikarimlarin paradoksal yani sudur ki tesadufi farkindaliklari farketen sayica az insanin evrensel bir gozlem sundugu iddiasi suphelidir.

Peki bu insanlari digerlerinden farkli kilan nedir? Ya da ayni insanin farkli zamanlarda benzer seyleri yasasa bile bazen farkedip bazen farketmemesinin sebebi ne olabilir?

Aklimiza gelen aciklamalari siralamadan once sunu belirtmeliyim ki bu analizler o farkindalik anlarindan bagimsiz bir benligin hazirladigi cevaplardir.Bu nedenle, birazdan okuyacaginiz aciklamalarin bir nevi oznel-nesnel gozlem sorunu barindirdigini kabul ediyoruz.Fakat bize gore, tesaduflerin farkindaliginin var oldugu iddialarini ortaya sunan benlik yazida varolmadigi icin iddialari da zaten kendinden menkuldur.

Ilk olarak, Ben muskulpesentim diyen adamin o anda yasanan tesaduflerin farkina varmasina sebep olan durum,  o sirada ‘gozlerinin acik olmasi’ olabilir. Bu aciklama tamamen kisisel bilinc uzerine kurulmustur ve bilinci etkileyerek farkindaligin artacagini iddia eder.  Ayni zamanda tesaduflerin gercekten tesadufi ve gecici olarak olustugunu bu sebeple de ender olarak algilanabilecegini varsaymaktadir. Ek olarak, bu tesadufler zincirlemesine maruz/sahit olmanin psikolojik durumdan bagimsiz olarak da mumkun oldugunu one surer.

Ikinci olarak ise, o anda ben muskulpesentim’in psikolojisi pozitif bir yondedir ve gozleri tesadufleri arayip, bagimsiz olgulardan anlamlar cikarmaktadir. Bu aciklama digerine benzer olsa da, psikolojik bir durumdan kaynak alir ve rasyonel bir aktivitenin urunu olarak sekillenir. Bir yandan tesadufi durumlarin aslinda surekli varoldugunu sadece psikolojik motivasyon eksikliginin bunu kacirdigini savunurken, diger yandan tam da bu surekli varolma durumundan dolayi aslinda tesadufi durumlarin hic varolmadigini ima etmektedir. Fakat bu gerceklik o anda yasanilan farkindaligin yarattigi keyfi azaltacagi icin tesaduflerin hic varolmadigi durumunu kabul etmez. Kisaca, surekli olagelmekte olan tesadufler aslinda sadece bilince tesaduf olarak yansiyan oznel cikarimlardir. Dolayisiyla, cevrede olan biten herhangi bir olgu tesadufi zincirlemenin bir parcasi olarak algilanabilir.

Ucuncu aciklama ise yukarida bahsedilen iki bakis acisini harmanlar. Buna gore, tesadufler, ister bilinci acik tutarak farkedilmesine olanak kilinan kendi icinde mantikli bir olgular zinciri olsun, ister psikolojik bir durumun tetikledigi tesadufi olmayan olgulari rasyonel bir sekilde baglamlama olsun,iki durumda da benligi sosyal cevrede konumlandirma ihtiyacinin bir urunu olarak ortaya cikar. Bir diger degisle, bazi anlarda oznenin, kendisini cevresi ile iliskilendirmesinde bulamadigi referans noktasini, olgularin butunlugune yorarak olusturmaya calisir. Bu sekilde, cevresinde olup bitenlere maruz kalan bir ozneden, cevresinde birbirinden bagimsiz gibi gorunen olgularin ic dinamiklerini ve gizli anlamlarini cozebilen bir ozneye gecise isaret eder. Bu bir hakimiyet duygusu yaratir ve oznenin kendisini sosyal cevrenin merkezine oturtmasina olanak tanir. Diger bir degisle, ozne tekrar benligi konumlandirmak icin merkezi bir referans noktasi olusturur.

Son olarak dorduncu aciklama ise, dusunus mekanizmalarin naif kanadindan gelmektedir. Bu dusunceye gore, insanlar sosyal hayatlarini surdururken yapmalari gereken isler, edindikleri sosyal gorevlerle o kadar mesguldurler ki, hayat kendi onlerinde onlara zevk alabilcekleri tesadufler sunmalarina ragmen, kendileri bunu gormekten aciz bir sekilde zihinlerinin boyundurugu altina girmislerdir. Bu gorev gundelik hayatin icine o kadar islemistir ki, bu farkindiliklarin zevkine varabilmek icin zihinlerinin gucunu azaltacak maddeler kullanmak zorunda kalmislardir. Bu dusunce sekline gore, aslinda, insanlar zihinlerinin aktivasyonuna dissal bir uyarici ile degil icsel olarak yani kendi benlikleri ile mudahale edebilirler. Sadece bunu yapmak uzun bir ugras gerektirdigi icin kolay yolu secmektedirler.Gunumuz arastirmalarinda, bu zor yolu secip basarili olanlar uzerine calismalar devam etmektedir. Fakat, bunu teorilestirmeye calisanlarin akibeti ortadadir.(bkz. Secret)

Sonuc olarak,  bu dort aciklamadan hicbiri paradoksu cozemez. Kisaca,tesaduflerin farkindaligini yasamak, farkindaligin tesadufi yanlarinin uzerinden durmaktir. Bu demektir ki, zihnin, farkindaligi boyundurugu altina almasinda bir sakinca yoktur. Bu yasanilan durum zihnin is bolumunu yerine getirmesinden rahatsiz olan benligin bir kacamagidir. Yasanildigi sanilan farkindaligin (bu cikarimlara gore aslinda yaratilan durumun) birkac saniye surmesinin sebebi de zihnin en fazla kisa bir sureyle ertelenecek kadar guclu olmasindan kaynaklanir. Bu nedenle, tesaduflerle ilgili yazi yazan ozne, yani ben muskulpesentim, tam da zihnin olanaklarindan faydalandigi icin bu durumu aktarmada basarisiz olmustur. Cunku bu durumun anlatilmasi icin zihnin bir sureligine ertlenmesi gerekmektedir ve bu kisa surede o farkindaligin bir blog yazisi olarak aktarilmasi mumkun degildir. Kisaca, ben muskulpesent’im zaten yoktur, varolmasi mumkun degildir.

Bu yazi, ben muskulpesent’im yazisina cevaben yazilmistir, bilimsel bir degeri yoktur.

Yok mudur? NAH yoktur. Ulan herif herşeyi farkedebilen bir bilinci ve bunu anlamlandırabilen bir zihni varmis gibi yaziyor, siz de okuyorsunuz. O müşkülpesentse, ben müşkülüm. Her an boyunduruk altında yaşamaktan müşkül duruma düştüm.Ama çok şükür şimdi yaşadığım bir tesadüfler zincirinin farkındalığı ile yazının sonunda da olsa zihnin sultasini yıktım. Hasiktir bu demek oluyor ki, birazdan bitecek. Bitmeden sunu soylemel

9.11.10

Ben müşkülpesentim

Hani gündelik hayatın koşuşturması sırasında hep kısa kestiğimiz, pek de üzerinde durmak istemediğimiz farkındalıklar olur ya. Ya her zaman gözümünüzün önünde olan bir unsur o an için farklı gelir, ya da bir anda kendimizi geçmişin sıcak ama ince kollarında buluruz. Ben o anları çok severim. Elimden geldiğince o ruh/akıl halinde kalmaya çalışırım. Ne zaman ki bu durumun uçuculuğuna engel olamayacağımı anlarım, işte o zaman geleceğe bir sinyal yollar, geçmişten aldığım hakla o farkındalık anını hiç unutmayacağımı söylerim. Kim bilir belki gerçekten de unutmayacaktım, belki de sırf kendime buna dediğim için beynime kazımış olacak, böylece unutmayacaktım. Ama kim der ki o anda aklıma gelen geçmiş parçalarının da o geçmiş zaman içerisinden gönderilip bu zamanda kendini anımsatmadığını. Ne geçmişin hükmü vardı gelecekte ne de şimdiki zamanın. Neyse uzatmayalım. Uzun zamandır onlardanbiri değildim, şimdi onlardanbinlercesini üzerinize kusmayayım.
O ana geri dönelim. Hiç sevmediğim birşey yapıp, sevgili okuyucumun gözünde canlandırması için (belki de bencilce bir amaçla sırf okuyucunun gelecekte yaşayacağı bir farkındalık sırasında çok sevdiği onlardanbirini hatırlaması için) o anı betimleyeceğim.
Güneşin batmasına bir belki iki saat vardı. Bütün gün yapmam gerekenler listesine mümkün olduğunca çok tik atmak için koşuşturmuştum. En önemlisi aylardır yapmış olmam gereken bir şeyi yapmanın tatlı yorgunluğunu yaşamaktaydım. Ne yaptığımı söyleyeceğim, ama düşünün ki aylardır her gün uyandığınız andan tekrar uykuya daldığınız ana kadar kafanızın bir yerini kemiren bir gereklilik.
Trenin gelmesini beklerken daha ne kadar bekleyeceğimi düşünmeye başlamıştım. Bunu düşünmemin treni hızlandırmayacağını kendime hatırlatıp sabahtan beri çok zor da olsa yakaladığım şu hiçbir şey yapmama durumunun tadını çıkarmaya başladım. Derken ipodumdan kulaklarıma şu şarkı uzandı.
Bir an gülümsedim. Ne zaman gülümsesem gözlerim güneşi arar. Karşı yakanın grotesk yapıları arkasına saklanmasına henüz vakit vardı. Hemen güneş ışınlarının gözlerime girmesine izin verdim. Sonra istemeden de olsa pek sıklıkla göremediğim bu yapıların konumlanmasına çevirdim. O anda gördüm. İlk defa gördüm. Şu şehre geldiğimden beri onu ilk defa gördüm. Gördüm, o kadını görmenin beni bu kadar mutlu edeceğini bilemezdim. Farkına vardım ki kaç ay olmuştu şu şehre geleli. Hani ismini andığımızda herkesin hemen aklına gelen o kadın. İnanamadım. Nasıl olurdu da bunca zamandan, hele hele şu şehre yerleşme – alışma uğraşındayken hiç görmemiştim kendisini. O gün yapmam gerekenler ile bu kadını ilk defa görmenin arasındaki baglantıyı farkedince o anın tadını daha uzun yaşamaya karar verdim. Yıllar sonra hatırlayacaktım, çünkü aylar süren kabullenmeme serüveninden sonra artık resmiyete dökülmüştü. Ben yeni bir hayata başlayacaktım.
O anı devam ettirmenin telaşı ile sonlarına yaklaştığım şarkıyı başa almak istedim. Ama ipod shuffledaydı. Şarjı azalamaktaydı. Ve eminim ki cebimden çıkardığım anda kapanacaktı. O anda aklıma buraya geldiğim ilk hafta aldığım kulaklık geldi. Üzerinde ufak bir kumandası var. Sadece sesini açmaya kısmaya ve ipodu kapamaya yarıyor diye biliyordum. Ilerleyen haftalarda şansa da olsa kapama düğmesine iki kere basınca bi sonraki şarkıya geçtiğini farkettim. O an ise shuffle’a aldığımız listeyi bir şekilde geriye döndürmek gerekmekteydi. Ya cebimden çıkarıp geriye alıp kapanma riskini alacaktım ki bu o anı mahvetmeye yeter de artardı bile, ya da boşverip bir sonraki şarkıyı yalandan bir sevgiyle kucaklayacaktım. Nasıl oldu bilmiyorum ama iki kere basmak yerine üç kere basmaya karar verdim. Ve şarkı tekrar çalmaya başladı. Ohaa, ne keşfettim laan.
Bu farkındalık anlarının kompleks yapısının tesadüfi gelişimi çok hoşuma gider. Sanki bir anda çevremde olup biten herşey birbiri ile bağlantılı gibi gelir. Kendimi evrenin merkezinde hissederim. Yani, düşünsenize bir karar veriyorsunuz, onu uygularken bu durumu sembolik olarak resmileştiren birşey görüyorsunuz, o anda ise renksiz hayallerle yarattığınız ufak dünyanızda yeni bir keşfe şahit oluyorsunuz... Çevremde hep bu tesadüfi anları anlatıp anlam çıkaran insanlardan olmuşumdur. Daha sonra bunun üzerinde duracağım ama bilmenizi isterim ki bu tesadüfi durum üzerine hep şüphem olmuştur. Tüm bu olanların tesadüfi gelişmediğini, bu baglantıları beynimin yaptığını düşündüğüm zamanlar. Oysa, neden beni mutlu eden bu kısa farkındalıkları da sorgulamak gerekti ki? Neyse bu konuyla önümüzdeki yazılarda ilgileneceğim.
İşin garip yanı, o kadını gördüğüm gün, kendimce yenilgiyi kabul edip gerekli adımları atmaya karar verdiğim gündü. Artık ne yaptığıma gelebiliriz.
Ne yaptım? Elimden geleni yaptim sanirim. Yapmam gerekeni yapmamak için elimden geleni yaptım. Bu şehre geldigimden beri yerlesik hayatin gerekliliklerini yerine getirmek yerine mumkun oldugunca agirdan aldim. Hic acele etmedim yasayacagim yeri secmek icin. Haftalar sonra onlarca secenek arasindan birini  sectim belki de onca secenegin kafamda yarattigi yorgunluk sebebiyle. Cevremdeki herkes aynı soruyu soruyordu. Ben de kendime sordum. Çok mu seçiciydim? Ya da yaşadığım yere gereğinden fazla mı önem veriyordum? Yoksa günlük hayatımı belirlemesi açısından bu seçimi fazla mı fetişleştiriyordum?
Hadi ama, benim gibi bu şehre yeni gelen taze bir hayat kurmaya çalışanlar vardı. Herkes ilk haftalardan bir yer seçti, yerleşti. Hepsine şahit oldum. Tonla para harcayıp odalarını döşediler, neye gereksinimi olduklarını henüz bilmeden farazi ihtiyaçlarını temin ettiler. İhtiyaçları olandan fazlasını satın aldılar sanki güzel bir yaşamı satın alır bir edayla anlattılar. Bu işi ben mi fetişleştiriyordum yoksa onlar mı?
Nedense bana sunulanı hemen kabul etmemek gibi bir huyum var. Seçeneklerimin hepsini görmeden karar verememek gibi. Bu sorunsalı daha önce ben katilim dile getirmişti. Seçenek özgürlüğünün yarattığı atalet hali. Evi bulmam iki haftamı aldıysa, odamı yaşanılır bir hale getirmek iki ayımı aldı. Farkındalık anını yaşadığım gün bu atıl duruma son verme amacıyla yola çıkmıştım. Ama hemen bilinen mağazalara gidip herkesin aldığı eşyaları almak istemedim. Ucuz mağazalardaki eşyaları basit buldum, toptancılarda ise konformizme isyan bayrağı açtım. Zor beğenir gibiyim. Ben müşkülpesentim.
Aslında  ihtiyacım olan herşeyi ilk haftadan halledebilirdim. Ama öyle geliyor ki, emek vermedikçe birşeyi gerçekten benimseyemiyordum. Yani şu odayı yapmak için 2 ay harcayıp onlarca seçeneği değerlendirip kafa patlatıyorsam yine ilk seçeneğe dönebilirim, herkesin yaptığını yapabilirim. Ama kendimi farklı olarak gördüğüm nokta, bana sunulana hemen atlamayışım. Sorgulaması yeterince yapılmamış bir karara ne bağlılık gösterebilirdim ne de sevgi.
Öff ne sıkıcı olmaya başladı. Yani şu satırları okurken bile aslında kendimi nasıl kandırdığımı kapatmaya çalışıyor gibi hissediyorum. Oysa ki durum daha basitti. Kendimce bu ertelemenin daha derin bir sebebi vardı. Odayı bitirinceye kadar kabul etmeyecektim yeni bir yaşama başladığımı. Düşünsenize odamı tamamladıktan sonra ne kalacaktı geriye bahane olarak, bu yeni hayata alışmakta geç kaldığıma...
Evet, farkındalık anı aslında bunu kabullendiğim andı. Kabullenmem gerektiğini baştan biliyordum. Bu ilk değildi, yeni bir yaşama başlamak açısından. Önceden bunu kabullenmem gerektiğini biliyordum. Ama bahaneci yanımın konuşmasına tekrar izin veriyorum. Belki de gerekenleri yapsaydım bu bahsi geçen yeni hayatın aslında benim için kabullenilmesi gereken bir şey olduğunu farketmeyecektim.Zira o sırada da önceden bildiğim bu durum önüme sunulmuş gibi hissettim. Yine önüme sunulanı hemen kabul etmedim. Aylarca, onlarca seçeneği değerlendirirken aslında sadece bu gerçeği kabul etmek için kendimi hazırlıyordum. Böylece bu yeni hayatı kabul etmek zorunda kalmayacaktım. Kendiliğinden oluşacaktı. Soğuk ama güneşli bir günde en baştan gözümün önüne konulan, bana sunulan o kadını ilk defa gördüğüm gün...

19.2.10

Ben maviyim

Saatlerdir pencereden dışarıya bakıyordum. Yine vakit mi kaybediyordum? Gerçi, yapacak daha iyi bir işim mi vardı? Hayır. Ne okumam gereken kitaplar esefle beni kınıyor, ne de beyazlıklarından utanan kağıtlar kalemimin özlemini çekiyordu. Uzun zamandan beri ilk defa, dışarıya bakmaktan başka yapacak bir işim yoktu. Şimdi rahatça gözlemleyebilirdim şunu bunu, gökyüzünde kaçırdığım onlarca mavinin tonunu. Fakat saatlerdir pencereden baktığım gökyüzü bana sadece soluk bir mavi bahşetmişti. O da hastane odasının duvar rengi ile aynı mavi değil mi? Soluk, silik, cansız, insansı ve zayıf bir mavi. Özgürlüğün temsili bu gökyüzünün, içinde bulunduğum şu hastane odasından ne farkı vardı.

Yemekler uzun süredir servis masasının üzerinde duruyordu. Pek yiyecek halim yoktu. Bir elma canlandırır diye düşünüp isteksizce elimi tepsiye uzattım. Yarı yolda gücü kalmadı kolumun. Hedefinden sapıp, tepsinin kenarına nişanlandı. Köşesi üzerinde iki tur döndü, döndü, düştü. Çocukken Trt-2'de hep anlamadan izlediğim buz patencileri gibi. Elma ile beraber... Beş dakika önce isteyip istemediğimden emin olmadığım elma yere düşünce nasıl da iştahımı kabarttı. Ulaşılamaz olunca seksapeli arttı. Elma mı sadece? O da elma gibi uzaklaşınca daha bir ilahlaşmamış mıydı? Odadan gelen sesleri duyan hemşire hemen koşmuş olacak ki, ben daha onun ilahlaşmadığına kendimi inandıramadan kapıyı çalarak içeri girdi. Vücudum için gereken besinleri çirkin metal tepside sunarak iştahımı körelttikleri gibi, ruhum için gereken içgörüleri de sürekli araya girerek bana çok görüyorlardı. Yine yalandan gülümsedi, nasıl olduğumu sordu. İstersem lazımlığı getirebileceğini söyleyip, cevabını beklemeden odadan çıktı. Keşke biraz kalsaydı. Sohbet edip, hayattan, havadan sudan bahsetseydik. Ben yine belagatımı konuşturup körpe gönlünü fethetseydim. Aklımdan geçenler ucuz bir film senaryosuna doğru ilerlerken, kapı tekrar çaldı. Önce çiçekler uzandı, sonra gülümsemesiyle oda aydınlandı. Sanki içine doğmuş gibi nasıl da bilirdi annem ne zaman içimin sıkıldığını...

-Bak Alina sana çiçek yollamış. Nereden duyduysa...
-Sağolsun.

Benim cevabı kısa kesmemden annem konuşmak istemediğimi anladı. Aslında konuşmak isterdim, hem de çok. Ama normal zamanda ağzını açmaktan uzak duran ben, şu hijyenik odada kendimi daha farklı, daha insansı, daha zayıf göstermek istemedim. Odadaki çiçeklerin yerlerini değiştirip, pencereyi açarak içeriyi havalandırdıktan sonra çantasından çıkardığı bardak altlıklarını cam sehpanın üzerine yerleştirdi. Titiz kadındı, bardak izini sevmezdi. Ama bir o kadar da içi dışı bir idi. O bardak altlıklarının benim için bu odada uzun süre kalacağımın habercisi olduğunu bilemezdi. Zaten kim bunu bildiğimi bilmek isterdi ki?

- Dönmüş mü Almanya'dan?
- Bilmiyorum, oğlum. Hem boşversene, inince kendisi arar.
- Arar tabi.

Aramaz. Arayamaz.Yine bir bahane uydurur ihmalkarlığını mantıklı bir düzleme oturtur. Dur, tahmin edeyim: beni bu halde görmesini istemeyeceğimi düşünerek gelmemeyi uygun görmüş. Ararsa, gelmesi gerekeceğinden hiç rahatsız etmemeyi tercih etmiş. Zaten kendisinin haberdar olduğunu biliyormuşum. Neden arayıp beni rahatsız etsinmiş. Bu ya da buna benzer bir şey derdi. Bahaneleri haklı gerekçelere dönüştürmeyi severdi. Bir de gündüzleri gecelere dönüştürmeyi. Gün ışığı azaldıkça aslında günün yeni başladığını anlıyordum. Ben gece insanıyım, onun gibi. Bana göre değil gündoğuşu ile yeni güne uyanmak, hayatın renklerine doymak. Gece kendinden güzeldi. Diğer çirkinlikleri örterdi. Sessizdi ve sadıktı. Bu nedenle kendisinden bahsedilmeye layıktı. Siz hiç gördünüz mü, gündüzden bahseden, gündüzü öven birini? Gece aslında gündüzün zıttı olmasına rağmen ondan daha farklı, daha insansı, sanki bizden biri değil mi?

İşte bunu seviyordum. Odada annem olmasına rağmen iç dünyama rahatlıkla ulaşabilmekten hoşnut oluyordum. Fakat bunu farkettiğim anda iç dünyamdan istemeden uzaklaşıyor, annemi yalnız bırakmanın vicdan hesabını yapıyordum. Hem onu hem kendimi oyalamak için televizyonu açtım. Haberlerde bir hareketlilik, bir telaş. Telefonlar birilerine bağlanıyorlardı. Bakalım yine ne olmuştu şu anlaşılmaz dünyada? Bakalım bu sefer beni şaşırtabilecek miydi?
Anlamaya çalışıyordum ama ne olduğunu çözemiyordum. Altyazıları okuyamıyordum. Gözlüklerime uzanamayacağım için anneme sordum. Bir uçak kazasıydı. Akdenize çakılmıştı. Arama çalışmaları başlamıştı. Telefondaki yetkilinin söylediğine göre kurtulan olması çok ufak bir ihtimaldi. Aniden aklıma o geldi. Boğazım düğümlendi. Ellerim titredi. Acaba bu düşen hangi uçaktı? Nereden geliyordu? Cevapları öğrenmeye çalışmadan senaryoya uydum. O ölürse ne yapacağımı düşünmeye koyuldum. Hayır, onsuz ne yaparım diye değil, o ölürse cenazeye bu halde nasıl giderim, annesinin yüzüne bakabilir miyim, bu başarısız birlikteliğin suçunu kazaya atabilir miyim... En kötüsü, herkes bana acır mı? Acıyacaklardı.

Annemin konuşması ile kendime geldim. Evet, uçak kazaları çok sıklaşmıştı. Evet, depremlerle uçak kazaları arasındaki ilişkiye dayanan teorimi hatırlıyordum. Hayır, Almanya'dan gelen uçaklar Akdeniz üzerinden uçmuyordu. O yüzden, bu düşen onun uçağı olamazdı. Yine de onun için üzülmek iyi gelmişti. Suçumu bağışlatır gibi. Dağınık saçlarımı düzeltip gökyüzüne baktım. Hava şimdi tam kararmıştı. Ben ise maviyim. Anlaşılan o ki , duvarlara o soluk rengi veren gün ışığı değildi, o bendim.

13.4.09

Ben kutuyum

Uyanma konusunda birçok efsanelere imza attığım bir gerçek. Sanılmasın ki uykucu, tembelliği ile barışık bir insanım. Uykuyu sevmeme sebebim eskiden zamanı yakalayamama korkusu iken, son yıllarda buna çok uyumaktan kaynaklanan başağrısı eşlik eder oldu. Çok dediysem mesela 9 saat uyku benim için çok. Ama iş benim ne kadar uyumak istediğimde değil ki. Uyandığımda bilincime tam kavuşabilsem tabi ki hemen ayaklanırım. Ama kendime soylediğim ve o bilinçsizlikle çok iyi inandırdığım onca sebebin desteği ile alarmın çalmasından saatler sonra uyandığım çok oluyor. Bıraktım kaç kere uyanıp gündelik işlerime başladıktan sonra yatağıma dönüp üç saat önce uyandığımı hatırlayamamı, hadi yine bıraktım beni uyandırmasını söylediğim insanlara tam olarak uyanıkmış gibi davrandıktan sonra kalkacağımı söyleyip (hatta yalandan kalkıp) geri uyumaya devam ettiğimi, e bırak artık o zaman dediğim uykum arasında karşımdakinin uyuduğumu anlamsına imkan vermeyen ve çok olağan bir şekilde devam ettirdiğim telefon konuşmalarını; ben öyle oyunbaz, öyle numaracı, öyle yaramaz bir uykucuyum ki bu günlerde uyandığımda saatin kac olduğunu anlamak için üç farklı saate bakmam gerekiyor. Masa saatim bir saat 10 dakika sonrasını, radyolu alarmım iki saat 7 dakika sonrasını, telefonumun saati ise sadece 8 ya da 9 dakika sonrasını gösteriyor ki, sonunda yahu gerçekten de saat kaç diye kendime sorup beynimi çalıştırmaya başlayarak uyanmaya çalışayım. Daha önce benzerlerini çok kez tasarladığım bu taktiklerden sonuncusu ne kadar devam edecek kim bilir...

Ama o gün altı saatlik uykuma iki saat daha hediye etme emelindeyken, yan odadan gelen müzikle hemen ayıldım. İspanyol ev arkadaşımın kaynağını bilmediği ve pek de umursamadığı Sarah McLaughlinin Katibim yorumu beni ne Üsküdar’a götürdü ne de kolalı gömleklerime... O şarkıyı ilk dinlediğim an geldi aklıma bir tutam hüzün ile: Anneciğimin o güzel gözleri ile beğendiği kumaşlardan o güzel elleri ile diktiği mor bir elbisenin içinde, elinde şemsiye, yüzünde peçe pır pır dönen bir kız geldi gözümün önüne. Şimdi biraz geçmiş dönelim.

Kaç gündür müsamele müsamele diye sürekli aynı şeyden bahsediyorlardı. Evde bir telaş herkes birşeyler hazırlamaktaydı. Tamam, teşekkür ederim müsameleye hazırlandığınızı belirttiniz ama keşke bir de müsamelenin ne demek olduğunu söyleseydiniz. Kafamda yarattığım onca ihtimalden hangisinin doğru olduğunu öğrenmek için sabırsızlanıyordum. Ama birtürlü de kelimenin anlamını sormaya cesaret edemiyordum. Müsamelenin ne demek olduğunu sorarak bilgisizliğimin ortaya çıkması ile şu yaşıma kadar unutamayacağım hüzünle karışık bir utanç daha mı yaşasam iyiydi, yoksa hiç sormayıp bakalım kafamda yarattığım seçeneklerden hangisi doğru diye bekleyip bu eksikliği bir oyuna çevirmek mi en iyisiydi? Tabi ki soramadım.

O gün ilkokulun tiyatro salonunu dolduran hınca hınç kalabalık içinde babamın diplomasi kokan ince ayarlarının kaçınılmaz bir sonucu olarak ön sıralardan yer bulabilmiştik. Müsamelenin bir çeşit gösteri olduğunu o sırada anlamıştım. Babam elinde fotoğraf makinesi sabırsızlanırken, annem sürekli içeri gidip minik kuzusunun iyi olup olmadığını kontrol ediyordu. En sevdiğim zamanlar işte tam da ilgiden uzak kendi kendime gözlem yapabildiğim zamanlardı. Ama keşke sürekli yabancıları gelip gidip kardeşimin pamuk yanaklarını sıkıştırıp, kivir kivir bebek sarisi saçlarını okşamasaydı. Tam da sıkılmaya başlarken perde kalktı, ‘müsamele’ başladı.

Arka tarafta alkış, çığlık, bir kıyametki annelerin gözyaşına karışıp yağmur olup üstüme yağıyordu; bizimkilere bakıyordum mutlu ama sakin o anı bekliyorlardı. Çocuklar geldi, çocuklar gitti; metinlerini unuttular, anneleri yardımlarına yetişti. Ama en sonunda o an geldi ki, kendisi sahnede tek başına belirdi. Etrafa bakarken ne bir heyecan görebildim gözlerinde ne de bir telaş. Rolüne iyi mi hazırlanmıştı yoksa yaradılışında bir tutam metanet mi vardı? Hiç bilemedim... Tam bu gorsel şölenin büyüsüne dalacak iken, tombik annanemin bir nefeste çektiği maşallahı ile ayıldım. Gerisini pek hatırlamıyorum ama bildiğim kadarıyla müsamele çok başarılı geçti, sahnenin prensesi bir aksilik olmadan geri kulisine çekildi.

İkinci gösteri de ise tüm çocuklar ikişer ikişer gruplanmıştı. Peki neden kızlar erkeklerin kollarında eteklerini yere sürterek yürümeye başlamıştı. Onun yanındaki çocuk kimdi? Sahiplenmek, kıskançlık bu mu demekti? İki gösteriden birincisinde pamuk prensesi canlandıran evimizin prensesi, ikinci gösteride katibiyle yürüdükçe kafam karışmaya başladı. Birinci hikaye çok mantıklı bir şekilde oyuna dönüştürülmüşken, ikinci gösteri neden bu kadar saçmaydı? Hayır, belki çok mantıklıydı ama benim kafamda onlarca soru vardı: Üsküdar dedikleri Hayriye Teyzenin oturduğu o çok uzak yer değil miydi? Bir çember halinde dönerek Üsküdar’a gidiş mi tasvir ediliyordu, eğer öylese kusura bakmasınlar ama o şekilde o yolu gitmek ne mümkündü? Madem kızların elinde süslü şemsiyeler vardı, aldı da bir yağmur denen bu hava durumu neden sorun teşkil ediyordu? Kolalı gömleğe hiç girmeyeyim onun başka bir anlamı olabileceğini tahmin ediyordum ama çıkaramıyordum. Ve en sonuncusu, At neredeydi? Ne atı demeyin, o sırada çok iyi hatırlıyorum atı alanın Üsküdar’ı geçmesi bu müsamele ile ilgili çok önemli bir bilgiydi. Çok sonraları anladım ki ilgileri yokmuş. Hatta müsamele degil müsamereymis.

O gün bir çok konuda yeniliklerle dolu bir gündü. O sırada dahi o günü yıllar sonra bile hatırlayacağımı biliyordum. Belki de zaten yıllar sonra unutmayacaksın diye aklımdan geçirdiğim için hala hatırlayabiliyordum. Bugün ise onun için dilime her zaman ulaşamayan düşüncelerimi aktarmak istedim. Ama yazı bir başladı ki kendi gözümün gördüğünü gerçek belledim. Şu yaşımızda bile aramızda konuşulmayanlar vardı, bu yazı onu nasıl sevdiğimi anlatmam için bir fırsattı; ama onları yazmak yerine başka birşeyi yeğeledim:

Ben seni nasıl sevdiğimi her zaman dile getiremesem de, pek de umursamıyormuş gibi davranıp hep kenardan izlesem de, bu gözler hep görüyor, kaydediyor, sevgisini bir romana dönüştürür gibi kendi içine atıyor.

Belki en iyi doğumgünü hediyesi birine kendisinin ne kadar harika bir insan olduğunu anlatarak kendisinin aktaramadıklarına tercüman olmaktı, ya da bunu başaramayan yazarların yaptığını gibi o muhteşem insanın kendisi için neler hissettirdiğini yazmaktı. Burada ise tam kendisi ile olan ilişkimdeki gibi, söyleyemediklerim gizli kaldı. Kendi gözümden gördüklerim, en azından bakıp, görüp, kaydettiğimin kanıdı olarak yanıma kar kaldı. Ben yine kendi kabugumdan sıyrılamadım, kendi çaresizliğimi ve beceriksizliğimi yine kendi gururlarımla harmanlayarak onun bunun gözünü boyadım.

Ben kutuyum. İçimi göstermesem de iğne deliğinden giren ışıkla dış dunyayi içime kazıyorum. Tersine de olsa...

Ama yine de ısrarımın sebebi tam da gerçeğe uygun bir amaç idi. Bu gözlerle gördüm, bu düşüncelerle okudum, bu beynin bir köşesine kazıdım. Şimdi ise 26.yaşını dolduran bu bayana, kendisini o halini hatırlatmak için o izbe köşeleri tekrar kazıyorum. Sırf o minik elleri ile hiçbir şeyi kazımasın diye...Merak edenler vardır, söyleyeyim: Hala elleri minik, hala çabuk üşür, hala inceciktir, hala gözlerinde şu yaşta bile anlayamayacağımız bir anlam taşır.

Sonra, sonra, beyaz bir elbisesi vardı, pamuk prensese yakışan bir hüznü beraberinde taşırdı. Belki de o zehirli elmanın midesine dokunacağını önceden bilmeliydi. Ama bugün doğumgünüydü, dokunmasınlardi ki istediği herşeyi yiyebilmeliydi.

4.2.09

Ben aktorum



Yankilaniyor, acele bir sekilde, kafamda yankilaniyor. Hatirliyorum.
Kim der ki guzel zamanlardi diye. O sirada hic mi hic oyle algilamiyordum. Aman zaten guzel zamanlardan bize ne.
Kac zamandir bu hikayeyi yazacagim diyordum cunku kendimi hep bu hikayeyi baskalarina anlatirken buluyordum. Simdi ise goruyorum ki benden once davranmissin. Guzeli gozume sokmayi basarmissin.
Ama yilmadim. Gayretliyim. Once o adama gittim sonra o kadina olmadi o gunaha kostum. Hepiniz bir yalani yasadiniz, nasil oldu da oturup bunu baskalarina aktardiniz diye sordum. Sessizlikten anladim ki hepsi birer yalan olsa da, kaynagi ortak bir gerceklikte sakliydi. Simdi ben nasil yazarim ol(may)anlari, nasil kiyarim. Mukemmel olmali dusuncesi beni birakmali, parmaklarim klavyeye ulasmali... ne ideali, ne havalisi, Tanri sadece bir puro muptelasi.

Kim der ki guzel zamanlardi diye. O sirada hic mi hic oyle algilamiyordum. Aman zaten guzel zamanlardan bize ne. Gec saatlere kadar uyuyor, uyaninca kendimi hemen disari atiyordum. Yuzumu yikamisim ama ne yazar uyku cini hala yuzumu yalamaya devam ediyor. Eror kafasi. Aksama kadar sosyal kimligimin gerekliliklerini yerine getiriyordum, baskalarina ayip olmasin diye. Ss! Onlar bilmiyor ama aslinda gunese ayip olmasin diye. Faulsuz bir yasam istiyordum.

Usta bak usta. Ne istiyorsun be. Hatirlasana. Her gece nette saatlerce konusuyoruz. Sabahi buldugumuza sasirip bu durumdan anlamlar cikariyoruz. Hic tanimadigin birine anlamlar yuklemek daha kolay diye soylemistim ya bi kere. evet yine yapiyordum ama yaptigimin farkinda olmakla ovunmuyordum. belki ama belki bu sefer kendimi inandirabilirmisim gibi. Aylar sonra senin de soyleyecegin gibi, ekranin disinda kalan yasamimizdaki eksiklikleri birbirimiz uzerine soylemediklerimizle asiyoruz. Sarkilar eslik ediyor, sozleri hikayemizi yaziyor.

Dun gece konustuklarimiz aklima geliyor. Denize bakip, okyanus kenarindaki hikayeyi tekrar gozumde canlandiriyorum. Bos veriyorum. Kulagimda dun gonderdigi sarki:

Hakkim var benim de yanilmaya, yaniltmaya, en kotuyu anlayana kadar. Aman neler oluyor bana. Aglayana kadar guluyor, gulduklerime agliyorum. Aman neler oluyor bana. Yatagimin ucunda uyuyorum. Oy nasi pismanim. Ben ben degilim.

Bu sarki beni anlatiyor demek istiyorum. Ama hic de o durumda olmadigimi biliyorum. Aslinda o kadar kayitsiz derecede mutluyum ki, bu duruma biraz melankoli katmak iyi olurdu diyorum. Tasfir edilenin yanindan gecmeyen o halllerden siyrilip, sirf onun gonderdigi sarkiya layik olmak icin, o durumda oldugumu farzediyorum. Sirf durumun kurgusalligini bozmamak icin kendimi kafalardan kafalara sokuyorum. Her gun pek bi zorunlu halleri tamamladiktan sonra gururla ekran basina oturuyorum. Gorevimi yerine getirdigime gore hakkimdir o muhabbet, o muzik, o surreel kafalar. Ve gercek hayatim o zaman basliyor. Ekranda ismin beliriyor. Once bir iki sacma giris cumlesi sonra gunun icinden gozlemler ile gozlemeler. Saatlerce iki boyutlu dunyamizda kurdugumuz yalan, ruzgar olurken, aslinda yarim saat uzaklikta olmamiza ragmen yasayamadiklarimiz, kavak yeli oluyor. Sandalyenin uzerinde hafifce yana egiliyor, uzun uzun kavaklar gibi yelleniyorum.

Ertesi gun oluyor, gunler geciyor, her gece yeni bir sarki bize eslik ediyor. Ulan sana canim kurban, nereden ciktin kucuk seytan, varsa bu kadar sarki bize eslik edecek, yaparim sana unkapaninda bir album, bulurum birilerini bize kisa film cekecek. Her gece yeni ortakliklar yaratiyoruz. Varolduklari ve gelecege isik tutacaklari umuduyla.

En sonunda bulusuyoruz. Karli bir gunde Taksimin en yuksek noktasinda seni bekleyecegim diyorum. Iki kere dusme tehlikesi atlattiktan sonra o mermer tasin ustune cikiyorum. Umarim anlamistir neresi oldugunu diye dusunurken telefonum caliyor, "neredesin ben metro cikisindayim" diyor. Onlardan digerleri bana guluyor.

Zaman oluyor gecenin bir vakti karsiya gececek kadar gaza geliyorum. Zaman oluyor kendimi bir yalanin icinde buluyorum. Hat uzeri konusmak kolay basbasa ise gergin bir olay. Karganin rengini seviyorum. Onunde selam verip iceri buyuruyorum.
TOKAT! ay sana kimse kiyamaz bebek diyorum, sirf bu sebepten elimi kaldiriyor, o tatli yuzune tokadi basiyorum. O ise, kizarmis yanagini unutur gibi aslen sanatini icraa ederken kullandigi ellerini aciyor, karsilik veriyor. Hay anani diyor, disimi sikiyorum. Herseyi bir film gibi yasamakta israrciyim. Ama en uzun filmlerin bile uc saat surdugunu unutuyorum.

Yine de ben bir aktorum. Hayatina umut serpen, odani renklendiren etkisiz bir faktorum.

Oyle zamanlar vardir ki, hic tanimasan da karsindakini, bilirsin yasamaktasindir ayni kaderi. Ama o zamanlar da biter, hani film de biter ya. Ufak rastlantilardan ve ortak zevklerden peydahladigin o icicelik tukenecektir zaten. Hep hayalinde var etmissindir karsindakini ne sanslisindir ki o da seni. Cakil demisti ki "ayni seyleri dusundugunu sanarken ayni seyleri dusunememek ama ayni seyleri dusunmedigini dusunurken ayni hayatlari yasamak".
En sonunda herkes uyanir, farkli yollara dagilir. Iki tarafin da hayatina yeni sevgililer girer, tum hayatina hukmeder. Zaten olmasi gereken budur dersin, bir kere bile geriye donup bakmazsin. Eger tabi o sarkilar bi daha calmazsa.

Yillar sonra. Hah yillar. Belli ki zaman daha cabuk geciyor iki boyutlu ortamda. Bir not buluyorum posta kutumda:

"Bilmem merak ediyor musun, benim şuan aklımdan geçiyor " Neden orada durmuş bana bir şey yazıyor " .
Gerçekten kurdanin olmadığı için mi.Değil.
Uzun zamandır aslında bir tek seninle konuştuğumu biliyorum.Bir tek sana dinlettiğimi ve sana baktığımı- tüm konuşurken izlediklerimin içinden.
Dışarıda bir hayat var aslında ilerleyen. Kendimi hayatın tam ortasına atmaktansa, ilerlerken bıraktığı renklerden bir kaçını alıp, oturuyorum odada.
Var içecek kahve, bira.Duruyor kafayı bulup, kollarında uyanacağın birileri - eğer istediğin buysa.Belki yarına anlatacak bir şeylerin olsun istersin; heycanlı ve de hızlı. Ya da tercih edersin kendi yaratacağın hikayeleri anlatmayı.
Ben bunu tercih ettiğim için mutluyum.
Sana anlattığım hikayelerimi de seviyorum; çünkü mavimsi olur gülüşün ve saçların da tam öpülmelik sarıdır,içim ısınır.
Şimdi sana seni sevdiğimi söylerim, tam karşimda oturuyor olursun ve cümleye " yani yanlış anlama..bir insan olarak ..." diye devam ederim,
Sen
Kaçamak ve de alaycı
aralanmayan dudaklarının arasından
sırıtırsın.
Yani,
Seni seviyorum ama yanlış anlama bir insan olara...."

Ayy diyorum. Yine yeniden gel kollarima. Tekrar yasayalim o yalani. Bu sefer yarim saatlik mesafe yok arada. Cok daha yakiniz birbirimize. Hatta o kadar yakin ki sanki standing next to me. Aramizdaki sinirlar ve mesafeler sigaranin kulunde. Iki parmak hareketi yeter onlari yok etmeye. Gecmiste farkedilmeyenleri, yasanmayanlari tekrar mi cekicez icimize, bir nefesle?

Ama truth is, we were too much young. Now I'm looking for you, or anyone like you.

Ah kuzum. Olmaz ki. tekrar yasanmayacak bu fanteziler, gercek olan bundan ibaret ki. Biliyorum yine mevsim kis, yine disarisi soguk, yine disardaki dunya abuk. Aramizda mesafe yok olur mu? Yilan gibi kivrilan yollar var, o yollari kesen daglar var, o daglari senin gibi asmaya calisan nehirler var. Arada koca bir kita var. Hani olur da bu illuzyon bir anlik tukenirse, araya nefret girerse, ya nefretten once?
Diyebilir misin, seni operim ve gecer. Lutfen bitirelim bunu burda.

Uzgunum, gagarin'in bakis acisina gore herseyi farkli goruyorum. Simdi bu mektubunu katlayip, cekmecenin en derin kosesine koyuyorum. Geri donus yok. Eger eger eger israr edersen, dusun, bir dusun, farzet:

Sanki özgürlük kadar güzelsin
Sevgi kadar özgür
O güzel basini uzat göklere
Gül güneslere gül
Kirilma, küsme sen yine bir siir yaz

21.11.08

Ben O'yum

Ciğerlerine dolan havanın onun narin bedenine veda etmeden önce titrettiği tellerden çıkan seslerin dili yardımı ile ağzında şekillenmesinden sonra aramızdaki mesafeyi katederek kulağıma ulaşması, aslında bu seslerin ortak dilimizde anlamlı söz grupları oluşturduğunu bilmeme rağmen bana hiçbir şey ifade etmiyordu. Karşımdaki insanı dinlemekle dinlememenin çok da fark etmediğini düşündüğüm sözde ender zamanlardan biri. Onunla aynı duruma düştüğüm anlarda gayet olgun ve kendime güvenen bir şekilde “dinlemeyeceksen söyle sorun değil” dediğim bir zamanda karşımdakine bu hakkı çok görmemin çelişkili olduğunu düşünerek zihnimin otoyollarında bir yol ayrımına ulaşıyorum. Ya “kusura bakma kafamı toparlayamıyorum sonra konuşalım” diyip kendi beklediğin şeyi karşındakine sunacaksın, ya da bir an önce kafanı toparlayıp anlattıklarını ciddiye alarak dinleyeceksin. Ha evet bir de karşılık vereceksin. Şart olmasa da.

O yol ayrımlarından birinde tam da tüm dikkatimi vererek dinlemeyi göze almış ve bu işkenceye çilekeş bir şekilde boyun eğmişken duyduğum ilk cümle zaten toparlanmakta zorlanan aklımın elektrik tellerine kısa devre yaptırmaya yetiyor. Hani karşımızdaki insanın bizim dinlemediğimizi düşünerek/umarak nezaket dolu ama çokça saf ve niteliksiz bir şekilde yaptığı yorumlar olur ya, kendisi dahi bunu yakıştıramamıştır kendisine… İşte öyle uçucu bir yorum.


Nasıl oluyor bilmiyorum, bir bilene danışamıyorum ama işte o anda içimde kontrol edemediğim yıkıcı bir güç ortaya çıkıyor ve akıl süzgecini es geçmiş o yorumu parçalara ayırıp, her bir parçasını mahvedip, o mahvolmuş her parçayı sahibinin suratına vurmayı istiyorum. İçimde kontrol edemediğim yıkıcı bir güç diyorum ya, kontrol edilemez oluyor çünkü o yorumun ufak bir noktasına bile dokunsam tekmiline saldırıyor, yıkıcı diyorum çünkü o anda sadece yorumu değil kaynağını da yok etme hissi ile sarsılıyor. Bedenim de zihnim de.


Bir yandan karşımdakinin bir daha böyle basit konuşamayacak kadar tükenmesini diliyorum. Diğer yandan bu tükenişe neden bu kadar müdahil olmak istediğim konusunda şüphelere düşüyorum. Kendi kendime söyleniyorum. Bir kere, sen kimsin ki dile geleni yok edebileceğini, kaynağını kurutabileceğini düşünüyorsun. Diyelim ki kendini bu kadar üstün görüyorsun, peki her dile gelenin bu kadar ciddiye alınmaması gerektiğini, bazen zihnin olgunlaşmadan salıverdiklerinin umarsızca söze dökülebildiğini bilmiyor musun? Dahası sanki senin her söylediğin bu şekilde taşlaştırılarak yargılanacak kadar değerli. Her şeyi bıraktım henüz bir dakika önce onu dinlemiyordun bile. Şimdi dinlemediğin anlaşılmasın diye mi böyle saldırganlaşıyorsun?


Bu sahte sorgulama bile içimde kontrol edemediğim yıkıcı gücü imha etmeye yetiyor. Kiminizi ikna etmese de beni ediyor. Ve karşımdakinin nezaketini, saflığını ve muhtemelen niteliksizliğini bastıracak derecede kırılgan ve sevgi dolu bir hitapla cevap veriyorum. Hani sonunda “tıh” diye ani ve kısa bir gülücükle süslediğimiz cümlelerden. Ne var ki bu sahteliği kaldıramayan benliğim otomatik olarak “ama” ile başlayan bir eleştiri silsilesine başlıyor. Ah be arkadaşım, e hani parçalamayacaktın?


Nazik başlangıcımdan yanlış bir izlenim edinmiş olan karşımdaki insan yeterince evcilleştiremediğim benliğimin bu dolaylı saldırısı ile normalde cevapsız bırakıp geçtiğim zaman oluşabilecek duruma nazaran daha fazla kırılarak hayal kırıklığına kapılıyor. Cevap vermesem, o bir şekilde bu sessizliğin suçunu ya benim yeterince düşünmediğim (düşünecek kadar akıllı olmadığım) sonucuna vararak bende bulacak ya da kendisinin ne kadar akıllı olsa da benim ilgimi uyandıracak kadar eğlenceli olmadığını düşünerek hayıflanacaktı. Şimdi ise ne sessiz kalarak akıllı olmadığım suçlamasını kabullendim ne de onun söylediklerini onaylayarak ona methiyelerde bulundum. Al işte. Hem hayalkırıklığına uğradı, hem de benim nazikçe söylediğim tüm o güzel sözleri sırf kırıcı olmamak için sarf ettiğimi anlayarak daha çok kırılıp tümden hem bana hem kendine güvenini yitirdi. Samimiyetsizlik iyice etrafı sardı.


Derken, ben de karşımdaki insanın başına açtığım bu sevimsiz durumu düşünerek, kendimi sorgulamaya devam edip, her alanda göreceli algının yararını savunurken, şu anda bu kadar kesin bir yargıya varabilmeme şaşırıyorum. Zaten dinlemiyordun, sözlerin hangi bağlamda söylendiğini hatırlamıyorsun nasıl kalkıp da bir cümleyi soyutlayarak soyutlamanın yetersizliğinden bahsediyorsun? Karşındaki insan “ama ben farklı bir bağlamda söyledim” diye seni uyarsa bile ısrarla savını tekrar ederek kendi eksikliğini örtbas etmeye çalışıyorsun. Burada kısa kesip daha kibar bir dile döksem de kendime karşı daha da acımasız olabildiğimi söylemeliyim.


Ama hani kaç yıldır beraberiz ya, kendimi de seviyorum. Bu acımasız tavrım sonucunda kendime acıyıp tekrar kendi zayıflığımdan rahatsız oluyorum. Ama kendime koruma mekanizmam kendimi yüceltecek bir yoldan geçiyor. Bu sefer kendime tıh diyorum. İlla cevap vermek zorunda mısın? Çok dikkatli dinlemiş olsaydın bile, karşındakinin yorumu tamamen niteliksiz olsa dahi illa düzeltmek zorunda mısın? Bırak adamım, kimseye karışma, ben kendim doğrusunu bilirim, kimseyle paylaşmak zorunda değilim. Cool ol adamım.


Bunları düşünmeye başlayınca olgunluk olarak tabir edebileceğimiz karakter özelliği kendini aşarak nonchalance seviyesine ulaşıyor. (sen de okurken kendine hakim ol da nonchalance yerine kayıtsız diyebileceğim konusunda beni düzeltmek zorunda hissetme lütfen) Bu noktaya ulaştığımda -ki o sırada kendime göre zirvede oluyorum- hiç kimseyi, sözlerini düzeltecek kadar ciddiye almamam gerektiği konusunda kendimi telkin ediyorum. En nihayetinde (tıh) kim olduğum az çok biliniyordu ve kimseye kendimi anlatmak zorunda değildim. Kendim o kadar beğeniyordum ki herkesin beğenmesini olumsuz bir şey olarak görüyordum. Karşımdakinin yorumunu duyduktan sonra kibarca gülümseyip, hak verip geçebilirdim. Çokça da böyle yapıyordum.


Ama bu sefer, bir an önce kendisini kimseye beğendirmeye gerek duymayacak kadar benmerkezci adam, ben, karşımdaki insanın kendisini umursamadığımı düşüneceğinden korkarak telaşa kapılıyorum. Onun sevgisinden (güya umursamadığım) mahrum kalma ihtimali dahi benim çekine çekine bir iki kelam etmeme yetiyor. Ağzımdan çıkan garip sözcükleri toparlayamayıp, saçmalayama başlıyor, kendi söylediklerime şaşırarak bu kadar aptal bir insan profili çizdiğime inanamıyorum. Söylediklerimin anlamsız cümleler bütünü olduğunu fark edip ne söylediğimi unutarak bu anlamsız noktaya nasıl ulaştığımı düşünmeye koyuluyorum. En sonunda susmam gerektiğini fark ederek sözlerimi tamamlıyorum.


Karşımdakinin şaşkınlığı ve benim telaşımı sessizce karşılayışı bana olan saygısının bir süreliğine de olsa yitirdiği izlenimini veriyor. Ve kendi derdimi bırakıp dikkatlice onun gözlerinden içeri baktığımda onun da tam o anda yazının başında bahsettiğim yol ayrımına ulaştığını görüyorum. Merakla bakıyorum ne yapacak. Susacak mı, parçalayacak mı?


Ben o oluyorum, o ben. Gülüyorum. Karşımdaki ile samimiyetime göre bu gülümseme kahkahaya dönüşecek hale gelene kadar gülüyorum. Neye güldüğümü soruyor olsa da aslında kendisi de biliyor sadece aynı şeye güldüğümüzden emin olmak istiyor. Cevap veriyorum. Hayır, tüm bu sürecin ne kadar birbirine benzediğine ve her an insanın konumunun nasıl değişebileceğine değil, uzatmadan sadece ne kadar salak konuştum diyerek gülüyorum. O da benim yalancılığıma uyarak, evet diyor. Gülme sebebinin benim salaklığım olduğunu belirtiyor, her ne kadar aslında aramızdaki benzerliğe gülüyor olsa da.


Salak olmanın, ezik görünmenin verdiği hafiflik ve içtenlikle kendimce eğleniyor ve bunu itiraf etmiş olmanın verdiği avantajla karşımdakinin sempatisini topluyorum. Saçma sözlerimi düzeltmenin bir imkanı olmadığını daha önceki tecrübelerimden sabit olarak bildiğim için, saçmalama edimimi vurgulayarak mizaha başvuruyorum. Bu durumumla kendi kendime dalga geçerek hem rahatlamaya çalışıyorum hem de bu durumun münferitliğinden dem vuruyorum. Ne de olsa ben de mükemmel değilim der gibi kendimi rahatlatıyorum. Kimisi bu numarayı yese de çoğu bu mizah anlayışıma nazikçe karşılık veriyor ve konuyu kapatmanın ikimizin de yararına olacağını hissettirerek sözlerini noktalıyor.


Bu soğuk sessizliğin içinde bulunduğum ilk saliselerde yine konuşup konuşmama konusunda çelişkiye düşüyorum. Ah şu yol ayrımları.Tüm bu olanların zaten karşımdakinin saçmalamasından kaynaklandığını düşününce ortaya çıkan durumdan, sonuç olarak salaklığın benim üzerimde kalmasından hoşnut kalmayarak güç ilişkisini tekrar tersine çevirecek oluyorum. Karşımdakinin ise bu güç ilişkisinde kendisini efendi olarak görmediğini ve ya sırf konuşma sonlansın diye görse bile belli etmeyeceğini hissederek bir kelime daha etmiyorum.


Ve tüm bunların en fazla 20 saniyede olduğunu düşününce, aklımdan geçenleri bu kadar genişleterek bu şekilde yukarıda yazabilmeme şaşırıyorum. Ama kendimi tebrik etmekle acımasızca eleştirmek arasında yol ayrımına tekrar ulaştığımı fark edince son cümleye doğru uzanıyorum. İkiyüzlü olmadan bir konuşma yürütmenin imkansızlığını fark ederek hüzünleniyor, yine de daha fazla bu konuya kafa yorarak ne kendi canımı ne de okuyucunun canını sıkmak istemediğim konusunda kendimi ikna ediyorum.



31.10.08

Ben şekilim




Kendini en bağımsız hissettiğin anda bu durumu doğrulamak için yüzünü çevirdiğin ilk referans noktasının bir başka insan olması ve dolayısıyla o doğrulama anından itibaren bu bağımsız durumun kendini yok ediyor olması hmm nasıl diyelim: çok acı. Dahası, bunu farkettikten sonra insanın ilk aklına gelen soru şu oluyor: Varolduğunu zannettiğim bağımsızlık durumu gerçekten yaşanmış mıydı? Yaşandı ya da yaşanmadı canım boşver gitsin, zaten büyük tanımlamalara gerek yok, biz kimiz ki bağımsızlığın ne demek olduğunu anlayacağız. En kötü anlamaya çalışırız. Aynen anlamaya çalıştığımız gibi de bağımsız olduğumuzu hissetmeye çalışırız. Yani belki tam bağımsız olma durumu olmasa da bağımsız olma hissiyatı mevcuttur.

Fakat hala bazı noktalar belirsiz. Pek de gergin olmayan bir sapanın lastiklerinden fırlamış gibi nereye hedeflendiği belli olmadan düştüğüm bu dünyada kendi hayatımı yaşamaktan başka bir seçeneğim yok. Kuramsal olarak tamamen bağımsız olmalıyım. Pardon ama kendi hayatımı yaşayacağım derken? Kendi için yaşamak... onu da ne kadar kendi isteğim ve kontrolümle yaşayabiliyorsam. Demek ki hedefinin ne olduğu belli olamasa da o düşen parçanın yapabilecekleri belli.

Hani,sanki herkes kendi hayat romanını yazıyor ama kelimeler - cümleler çoktan belli. Daha da kötüsünü mü istersiniz? Romanı kendine değil başkalarına yazıyor olmak.

Ya o kadar da basit değil. Olmamalı. Kimse kestirip atamaz ne yapıyorsak başkaları için diye. Madem öyle, çocukluktan başlayarak kopardığımız bağlarla başkalarının gözünden/elinden/dilinden muaf bir alan yaratma çabamız niye? Ya da kendimizden sıkılarak kitlelerle coşmak ihtiyacımızın sebebi ne? Bana kalırsa hem o kadar basit değil hem de bu düşünce genel bir düşünüş sisteminin basit bi sonucu. (Üff bırak şu düşünüş sistemlerini ve biraz daha betimleyici ol.) Bağımsız bir yaşayış şekli olduğuna romantik bir bakışla “inanmakla”, bunun kesinlikle varolmadığını “düşünmek” arasında hiçbir fark yok. Her ikisi için de yaşama eylemini bir alana (öznel ya da toplumsal alan) hapsederek tanımlamaya çalışmaktan başka bir şey değil.
Öncelikle, romanı başkasına yazıyor olmak çok farklı şekilde algılanabilir. Başkaları okusun diye mi? Eğer bu anlamdaysa üzgünüm laf salatasından öte birşey değil. Ne benim dışımda kalan herkesin hayat romanımı okuması(hatta buna ulaşması ya da varlığından haberi olması) mümkün, ne de romanın tümünü okuyabilecek derecede benliğimizle içiçe geçmiş herhangi bir öteki özne mevcut. Yani başkaları dediğimiz boş bir referans noktasından öte birşey değil. Sadece insanın kendisine dürüst olamayacağını anladığını anlarda başvurduğu dışardan bir göz görevini görüyor olabilir. Yani bıraksan insan bağımsızdır ama kendi yarattığı otoritelerle bu “başıboşluğa” (burada kelime metaforik anlamda değil tam kelime anlamında kullanılmıştır) son verme amacındadır. Hatta dikkatinizi çekerim: “author” ile “authority” kelimeleri kelime kökleri açısından kardeş olmalarının dışında görevleri itibariyle de kuzenlerdir.

Bir başka algılama şekli ise romanı başkaları için yazıyor olmak olabilir. Yani yaptıklarımızın bilincinde olmamıza rağmen bunun öznel bir sebepsellikten gelmediğini düşünmek. Hayvan hayatını düşünebiliriz. Belirli edimlerle bezenmiş bir yaşama şeklimiz var, ve bu insan-insan, insan-doğa, vs.-vs. arasında süregelen ilişkiler sonucu belirleniyor. Bu doğrultuda yorumlayacak olursak zaten bağımsızlık denen kavramın varolamayacağını düşünmemiz gerekiyor. O yüzden bağımsız olmamak kesinlikle rahatsız etmemeli.

Ama tüm bunları göz önünde tutmak, yani başkalarına yazıyor olma fikrinin var olmadığını düşünmek bile ctrl+A’ya basıp tek bir tuşla tüm bu yazılanları yok etme isteğimi perçinlemeye yetiyor. Ama direniyorum, zira başkalarına yazmanın mutlaka başkalarına hitap etmek anlamına gelmediğini (gelip gelmediğini) öğrenme niyetindeyim. Hayır, yanlış anlaşılmasın, kesinlikle yazmayı üstün tutan ve bu edimde temelli bir neden arayan entellektüel bozmalardan değilim. (ha farklı bir şekilde entellektüelim anlamına da gelmesin de : ) Sadece bunca zaman yaşamakla yazmanın neden bu kadar benzetildiğini anlama niyetindeyim. Yani okullarda yazı yazmak (≠yazmak) değil de şekil çizmek (≠çizmek) öğretilseydi, birgün o şekiller harflere dönüp yazıya dönüşecek miydi? Her harf de sonuçta bir şekil değil mi? Nerden geldi onun şekil olmaktan öte şekillendirici görevi?

Ben şekilim. Çok şekiiiiil. Yazmayı çizmekle bir ederim.

Sonuç olarak ister başkalarına yazmak olsun ister kendine yazmak olsun, yaşamaksa mevzu bahis, ben otoriteyim diyen blogla buna direnen yazar arasında ne kadar fark olabilir ki?


10.9.08

Ben görünmezim


Buradan bakınca herşey çok daha çekilebilir görünüyor. En azından kimsenin yüzünü görmek zorunda değilim. Benim için hiçbirinin bir kimliği ya da karakteri yok. Hatta hepsi birer nesne. Otobüsün her yalpalayışında kafaları sağa sola doğru aynı anda sallanan nesneler. Benzin istasyonundan satın alınmış gibiler. Evet, biliyorum ben de ön tarafa oturunca aynı duruma düşüyorum ama zaten bu sebeple en arkada oturduğumu söyleyebilirim. Hiçbirini tanımadığım gibi onların hakkında düşünmek ve tiplerine bakarak birer hikaye yazmakla oyalamıyorum kendimi. Ya da şu yan tarafta oturan çocuk gibi çantamdan çıkardığım mürekkebi kurumamış mektupları okuyup, hüzünlenmeye çalışıp, yeterince üzülemediğimi farkederek boğucu müziklere başvurmuyorum. Yaşıyoruz, gidiyoruz bin şükür.

İtiraf etmeliyim. Hiçbir özelliğim ya da çekici yanım yok. Bir kere bakanın bir daha bakası gelmiyor. Ya da kimse yanımda oturan şu sıkıcı giyimli bayla iki çift laf edeyim demiyor. Ama kimse farkında değil, en büyük özelliğim de bu aslında.
Ben ee şey ben ee evet, görünmezim. Ben rünmezim
Harry Potter hastası geç ergenleri heyecanlandırmasın bu lafım. Görme duyularının ötesinde kendini idame ettiren bir varlığım yok. Sihir değil büyü değil. Sadece ben görünmezim diyecek kadar kimsenin umurunda değilim. Aman melankoli bağımlısı kimse beni anlamıyor yeni yetmelerini de heyecanlandırmayayım. Bu durumumdan çok ama çok memnunum. En büyük özelliğim değil boşuna. Bu sayede kilometrelerce yaşıyorum. Büyük şehirlerin ana caddelerini parselleyip, kendimi bir orman yolunda buluyorum ya da toprak yollarda kırların büyüsüne kapılıp, uçurumlarda ölümlerden ölüm beğeniyorum. Kimi zaman demiryollarına paralel gider halde otobüsü lokomotiflerle yarıştırıyor kimi zaman dağlar arasında yılan gibi kıvrılan yollardan mühendislik harikası tünellere imza atıyorum. Çoran'ın dediğine uygun, fiziksel gereksinimleri giderilmiş bir birey olarak bilgiye ihtiyaç duymadan yaşamaya çalışıyorum. Ne idealler konusunda bir endişem var ne de bilinmeyenler. Otobüs nereye götürürse, kaderde görülecek ne varsa, gidiyorum, görüyorum. Yenmek umrumda değil.
Yolculuğun en başından beri burdayım. Anlaşılan daha uzun bir süre daha burada olacağım. Şu an size seslenmeye karar verdim zira anlatacaklarım var. Görülen ile anlatılan bir olmasa da bilin ki bu anlattıklarım gerçektir. Bunları bilmeniz bir şey değiştirmeyecek, sadece benim varolmaya nasıl devam ettiğim hakkında bir ipucu verecek. Bu durumdan feyz alır da kendi güvenliğiniz için kullanırsanız ne ala. Kullanmazsanız sonuçlarına katlanırsınız. Aslında umrumda değilsiniz, kimse ile bir bağım yok nitekim. Ama biz bağımsızların, umurunda olmayanlarını soyunu devam ettirme gibi bir endişesi vardır içten içe. Vurdumduymazlar krallığının gökten yeniden inişine yakarır gibi. Neyse.
Cinayet desem değil, intihar olması pek muhtemel değil. Bir vahşet, ama öznesi ile nesnesini kesiteremediğimiz, yok olanın akıbeti hakkında bilgi veremediğimiz. Mevcudiyetleri son bulsa da sürekli hala orda olduğunu hissettiğimiz bazı ben'lerin tükenişi. Kendilerini tükettiler diye bir not bıraksalar sebebi belli olurdu, inanırdık. Ama kimsenin bir tahmin yürütemediği kesin. Ne olduğunu bilmiyorum, ama herşey molalarda oluyor. İhtiyaçtan mıdır, meraktan mıdır bilinmez inenlerden bazıları geri binmiyor. Dahası kimse geri binmeyenlere ne olduğunu merak etmiyor. Muavinin elinde bir liste olmasına rağmen, sayıca azalıp artmamıza rağmen hiçkimse kontrol etmeye kalkışmıyor. Sanki birisi ses çıkarsa başına gelecek benzer kaderden sıyrılamayacak gibi. Otobüs kalkana kadar o kulakları delen, kanı donduran, zihni etkisizleştiren sessizlik...
Dolayısıyla ben de susuyorum. Kimileri harekete geçtikten sonra bu konuda konuşmaya başlıyor, kimileri muavine şikayet ediyor, bazıları veda mektuplarını hazırlıyor. Hiçbiri bu kaderi kabullenebilecek gibi değil. Hissediyorum, içlerinden biri çıkacak bu gidişe dur diyecekti. Ben ise kabul etmek ya da etmemek başka bir konu, böyle bir durumun varlığını yadsıyarak kazanıyorum. Ne mi kazanıyorum? Vakit. Başka ne kazanabilirim ki, yenmek umrumda değil zaten.

Yazılar, molalar, içeride kalanlar, dışarıda ne durumda olduğu belli olmayanlar. Birileri karar veriyor kimin kalıp kimin gideceğine. Yine başa geldi işte diye düşünenler oluyor. Ama ikinci mola herkesi daha çok rahatsız ediyor çünkü ilkinin istisnai olduğu kanısını çürütüp yokeden bir umutsuzluğa sebebiyet veriyordu. Bu ikinci mola biraz garipti. Tembellik, isteksizlik değil, bir rakip mecraanın etkisi egemendi.
Her verilen moladan sonra yerini korumuş olmaktan memnun yolcular hem dikkat çekmemek için hem de o anda hala otobüsün içinde olma şansına sahip olmanın tadını çıkarmak için sessizce, sebepsizce dışarıyı seyrediyorlardı. İşte o anda hiçbirinin benden farkı yoktu. Hepimiz kendimizce görünmezdik. Ama bende bu cana can katan o sabır olmasa, ben de onlar gibi ancak kısa bir müddet görünmez kalabilirdim. Ben de onların bu kısa süreli farklılıklarından faydalanıp, bu garip durumda nasıl göründüğümü merak ederek herbirini seyrekoyuldum. Neler gördüm...
>Gördüm. Dışarıya bakan gözlerin camdaki yansımasını gördüm. Görmenin verdiği, daha doğrusu görüntünün görme duyusunda işlenip rüşvetle akla binbir güzelliği getirdiği haz ile renkli olanın, hareketli olanın büyüsüne kapıldıklarını gördüm. Adeta taşlaşmışlardı. Uyuşturucu etki gösteren bir ayine katılmış gibi ya da diğer bir ifade ediş şekli ile sadece televizyoda bir komedi programı izler gibi donuk, şaşkın ve görselliğin büyüsüne kapılmış halde dışarıya bakıyorlardı.
>Gördüm. Dışarıya bakan gözlerin camdaki yansımasında iktidarı gördüm. Olana dışarıdan bakabilmenin dolayısıyla direkt etkisi altında kalmamanın ve istediği anda sadece göz kapaklarını kapatarak ya da bir tuşla out vererek bu görsel şova bir son verebilmenin verdiği gücü gördüm. Yalnız bu diktatoryel bir güç değil; görünür olmadan görebilmenin verdiği muktedir kazançla beraber hediye edilen bir pasiflikti. Tabi ki herkesin hoşuna giderdi.
>Gördüm. Dışarıya bakan gözlerin camdaki yansımasında iktidarın basiretsizliğini gördüm. Göze hitap etmenin verdiği kaygı ile iletiden/iletişimden uzak yapısında var edilenlerin çabucak yok oluşunu tecrübe edip, basitçe üzüldüklerini gördüm. Ama eminim vardı, içlerinden birkaçı; görüleni kendince yeniden yaratıp salt iletim amacını aşarak farklı gözlere kırkbir mana peydahlatacak şekilde basiretsizliği aşacaklardı. Yarattıkları göze, gönüle, akla hitap ederken afyonları patlatacaklardı. Yine de çoğunluk bu durumun çekici olmayan yanlarından çekinerek enfiyelerine sarılmaya devam edeceklerdi. Gözlerinin feri geçmiş bir şekilde parmak oynatarak olanlara bakıp olanı olduğu gibi kabul etmekte kalacaklardı.
Derken.
Aniden.
Ayağa kalktı onlardanbiri aniden alev alan bir ateş gibi. Bir ateş ki feri kaçan gözlerde Prometheus'u yattığı yerden geri diriltirdi. Ellerini havaya kaldırınca üzerine bol gelen elbisesinin kollarına çarpan boynundaki kolyelerin renkli renkli taşları feryat figan birbirlerini itiştirdi. Derviş görünümlü bu uzun saçlı derbeder adamı akıl kategorilerinde nereye sığıştırıcaklarını şaşıran kalabalık olanca dikkatini dışarıdan alıp adama yöneltti. Derviş elinde kötü bir mecmua kafasını kaldırarak avazı çıktığınca bağırdı:
"Ey Hayat Yolcuları! Önce kelam vardı."
Sonra konuşmaya devam etti. Kendi güvenliğim gereği konuşmanın gerisini iletemeyeceğim. Ama biliyordum ki hikaye uyarınca aslında tüm yolcular onun söylediklerini dinlemeliydi. Sözde de olsa bir uyanış gerçekleşmeliydi. Metine göre bu haykırış onlara tekrar yaşama sevinci aşılayacaktı. Kimbilir bir türlü yuvarlanamayan diller şekillere akacak, satırları doldurup sonsuzluğa kavuşacaklardı. Metîn olup, metin olcaklardı.
Peki metin metni açıklayabilir miydi? Bu yolcular dervişin lafını daha önce çok duymamışlar mıydı? Devir ani uyanış devri miydi ki, saman alevi benliklerini saracak ve o benliği yırtarak yenisini yaratmaya kalkaşacaktı? Gerçekten önce kelam var mıydı? Yoksa görülenden ötesini vaadetmek tüm zamanların en başarılı işi olan umut tacirliği miydi?
Beni az çok tanıdınız... Tabi ki dervişin ayağa kalkışı benim durumumda hiçbir değişikliğe yol açmayacaktı. İdealler dünyası için fazla yerimi seven biriydim. Ama yerimden kımıldamasam da zihnimi kontrol edemedim. Soruşturma bi kere başlamıştı...
Acaba dervişin diğer delilerden bi farkı var mıydı? Neden güzel güzel görünenin tadını çıkarırken birileri bunun gerçek olmadığını iddia etme ihtiyacı hissederdi? Acaba tersi kanıtlanamadığı için mi? Gördüğümüz olgunun göründüğü gibi olmadığını bize sürekli hatırlatan nedir? Acaba salt görüntüyü idrak etmekten uzak mıyız? Yani neden gözümüzden ulaşan görme duyusunun her iletisinin yanına beynimiz ona eşlik edecek sözleri-düşünceleri yerleştirmektedir? Sözümle gözüm birbirinden bu kadar mı uzaktı? Parmaklarımın tuşlara basma hızı düşüncelerimi iletme hızıma yetişemezken, saliselik bir fırça darbesi o anki duygularımı nasıl da uygun bir şekilde ifade edebiliyordu. Fakat bu sefer tersinden, en sonunda ortaya çıkan görüntü bana hiçbir şey ifade etmezken, nasıl da satırlarca kusulan bir metin ruhuma ruh katıyordu? Aralarında bir ortak yol var mıydı? Yani yazı ile görseli birleştirmenin bir yolu var mıydı? Yoksa görme duyusunun kabiliyeti kendi başına varolmaktan bu kadar aciz olduğu için mi herzaman görünenden ötesi olduğu hissiyatı mevcuttu? Gerçekten önce kelam mı vardı?

1.9.08

Ben yazım

Yazın/-* Yazı/-* Yaz? Huh!
Bir yaz mevsimi de böylece geçmiş oldu. Geçmiş olsun!

26.5.08

Ben l-egoyum

Beeen geleceğim. UuuUuuu! Beeen gelecegiiim. UuuUuuu! Ho-ho-ho hem isim olarak ben gelecek zamanım manasında hem de çekimli fiil olarak ileride olacak bir faaliyete işaret etmekte. UuuUuu, çok seksi. Ver double-entendre'i şaşırt ağabeyleri ablaları.

Hadi ordan gazoz kapağı! Sizi bilmem ama gecen yazının yazarı biraz uçmuş gibi geldi bana. Geçmiş olan gelmiş gitmiş de şimdiki gelecekte kendini görmüş de senler benler onlar birbirine girmiş de pişmanlık söz konusu olmaya başlamış sanki. Anlamıyorum ki, "ya kusura bakmayın bi karar verdim hayvan gibi pişman oldum simdi kendime yediremediğim için turlu benzetmeler süslü kelimeler bularak kendimi kendime affettirmeye çalışıyorum" demek bu kadar mı zor? Sanırım kimileri için zor, zaten su hayatta en sevdiğim cümlelerin altında kaybedenlerden birinin imzası bulunuyor. Zira onlardan daha iyi beceriksizliklerine kılıf uyduran bulunmuyor.

Oysa ben oyle miyim? Hah sanma ki bunu soru olarak sordum, tabi ki cevabini biliyorum ve bir kez daha tabi ki öyle değilim. Nedeni ise çok basit:


Ben l-egoyum.

Sakam yok ben daha pişman olmadım. Zaten ne yaptıysam hepsini hakkıyla yaptım. Hakki darken herhangi bir arkadaşımdan bahsetmiyorum. (Hahaha yine çok komiğim Tanrı affetsin! ) Ama yine de bir önceki ezik yazarın sorusuna söyle bir egileyim ona kendimce bir cevap bahşedeyim dedim.

Pişmanlık dediğimiz tatlının ne hissi vardır ne gelecekten gelen bir habercisi. Sadece mükemmeliyetçi yanımızın bize dayattığı herseyin en iyisini yapma arzusu vardır. Yani bir karar anında aslında gelecekte pişman olacak mıyım gibi saçma sapan bir kaygıya kapılmayız. Orada hakim olan tek kaygı acaba verdiğim kararı hakkıyla yerine getirecek miyim sorusudur. Daha somut(?) konusmak gerekirse aslında bir ise baslarken en iyisinin mevcut olduğuna dair inancımız bizi bir şekilde her ihtimali hesaplamaya ve kapasitelerimizin en optimum düzeyde nasıl kullanılabileceğini sorgulamaya iter. Bu sorgulamada aldığımız cevaplar pozitif iken mutlu ve biraz da armutlu günler geçiririz. Pişmanlık tatlısının tohumları ise bir anlık boşluğumuzda karsımıza çıkan eyvah daha iyisi mevcut muydu acaba sendelemesi ile toprağa serilir. Oradan sonra alır bizi bir monolog, sunu söyle mi yapsaydım, surda sunu demese miydim, derken en sonunda kekse sunu yapmasaydim ile gelen çöküş. Hatta kimi durumlar olur, en başından dahil olmadığımız için tam kontrolü elimizde hissedemez ve ise konsantre bile olamayız. Pardon olamazlar yani. Kimileri ise ne kadar isler tıkırında giderse gitsin tahayyüllerine uygun aktif bir kapasite kullanımı olmadığı için o isi sabote etmeye bile kalkar. Al sana o sorgulama anında gelen turlu sapkinliklar. Ama simdi söyle bana o sırada hangi bünye restart game demek istemez ki, ya da en güzel yerinden reload… Pişman olacağıma hiç ama hiç başlamasaydım bu ise demekten daha öteleri de gelir basa. Hatta rivayete göre kimileri ileride pişman olabilirim korkusu ile hiç başlamaz o ise. Yine bahaneler mevcuttur, misal uygun zaman değildir ya da daha iyisinin oluşabileceği şartlar mevut değildir. Tıpkı bir blog yazısının yazılma vakti gelmesine rağmen yeterince iyi olmayabilir korkusu ile ertelenerek gecen günler haftalar gibi… Gerçi bu örnek nerden cıktı bilmiyorum ama umarım somut bisiler ifade edebilmiştir.

Bu mükemmele referansla gelişen arzu bir şekilde idealize bir duruma yönelik çabayı tevsik ederken diğer yandan birçok kararı etkiler ve kişiyi sekilendirir. Aslında bir önceki yazarın bahsettiği gelecekteki benin şimdiki beni sekilendirmesi de bundan kaynaklanıyor. Mükemmele varmak için kurban edilen öznel yönelmeler…

Fakat bu performatif güç çelişkili bir durumu da beraberinde getirir. İnsan bir yandan mükemmele ulaşmaya çabalarken diğer yandan kendi isteklerinden odun vermektedir. Gerçekte böyle bir durum olup olmadığını, ya da mükemmel ile öznel arasında bir karşıtlık olup olmadığı baska bir tartışma konusudur, belki ileride konuşulur. Ama kişinin o anda hissettiği hayati hakkıyla yasamak uğruna hayati gönlünce yasayamadığıdır. Ya da buna benzer bir his iste. Bu hissin farkında olan bir bünye için pişmanlık belki kaçınılmaz hale gelir. Zira bir durumda mükemmele ulamsak için gerekli adımlar atılmadığı için diğer durumda ise hayati sırf hayat olduğu için yasayamadığı için yasadığı pişmanlık.

Daha önceki yazılardan biri ilişti gözüme. Onlardanbiri ben kahramanım derken nasıl da rastlantısal yasayıp daha sonra geçmişimizi anlatırken rasyonel bir forma soktugumuzdan bahsetmiş. Aferin kendisine. Ondan feyz alarak konuşuyorum ki, bu yukarıdaki bahsettiğim hakkıyla/gönlünce yasamak paradoksunda bir baskın taraf ilan etmek gerekirse sunu sorabiliriz kendilerine. İster hakkıyla yaşayalım ister rifkiyla en nihayetinde kendimce yasadığımı hissetmeden (öyle olmasa bile) nasıl geriye/geçmişe bakıp pişmanlıklarımı gölgeleyecek rasyonalizasyona girişebilirim? Öyle değil mi Hakki?

Aman hakki dediysem, olsun kul hakki. Zira kaç zamandan beri kul dediğin Hak'i kendisi sanardi. O derdi, onları es geçerdi.

6.5.08

Ben geleceğim

Dur. Karar vermeden önce bir daha düşün. Gerçekten bunu istediğine emin misin? Gerçeklikten bunu istediğine emin misin? Gelecekte bu kararı verdiğine pişman olabilirsin.

Hayır. Çok saçma, ben, ben yaptığım hiçbir şeyden pişman olmadım. Olmam. Asla. Beni ben yapan ne varsa geçmişte, ister iyi ister kötü, bir şekilde faydası dokundu. Şimdi dönüp baksam geçmişe çok ufak detaylar çıkar değiştirmek istediğim, onlar da asla pişmanlık yaratacak kadar kökten etkilememiştir beni derim.

Ha-ha, seni küçük budala. Nasıl da beceriyorsun kendini bu kadar kolay kandırmayı. İnsani bir reflekstir pişman olmam demek. Daha iyisini bilemediğin için kendini en iyi yerde bilirsin. Geçmişteki hataları, eline geçen fırsatları hatırlatsalar keşke sana. Korkarım kesik kesik ağlamaya başlarsın o anda. Köpek gibi pişman olmazsın, sadece ufak bir sızı duyarsın zira sadece seni ilgilendirmektedir o gerçekleştirilemeyen potansiyeller. Çok şükür başkasını etkileyen bir olmamışlık yoktur hayatında. Ama bu sefer de kendine yabancılaşmaz mısın? Naaptım laan kendime diye sormaz mısın? Bir bak hayatına, o yaşanmayanlara. Pişman olmamak – dünyanın en mutlu insanı için bile- mümkün mü bu dünyada?

İyi de, istediğini söyle, şu dünyaya tekrar düşsem bile şu mevcut bilgilerimle, yine aynı hayatı yaşamak isteyeceğimdir, ama bu sefer biraz daha gönlümce. Şimdi bana küçümseyici bakışlar atma. Çok basit bir sebebi var. Diyelim ki o sekizekimden beri başıma gelecekleri biliyorum. Bu büyük güçle hayatımın herhangi noktasında akışı değiştirebilme imkanına sahibim. Söylesene yaşın ister yirmi olsun ister elli, hangi anını hayatına müdahale edecek kadar “hayati” görebilirsin. Söyle bana, doğduğun ve öldüğün andan öte ne vardır hayati olarak nitelendireceğin… Dahası biraz akıllı olan herkes bilir ki, madem elimde gelecekle ilgili böyle bir bilgi var, e o zaman istemem kaybetmeyi bu cevheri, onunla oynayarak.

Bak arkadaş, açık konuşalım. Lütfen bu süslü lafları başkalarına sakla. Geçmiş zaten geçmiş. Geriye dönüş olmadığını bildikten sonra atıp tutmak kolay. Öyle fantastik bir yolculuk olsa herkes kendine bir pay biçerdi merak etme. Kimisi depremi önceden haber verip on binlerce insanı kurtarırdı, kimisi krizle gelen devalüasyon önce cebini eurolarla doldururdu. Neredeyse herkes bir şekilde ya yüreğini ya cebini şişirirdi. Geri kalan ufak bir kısım ise, senin gibi müdahil olmadığı için gururla bu felaket tablosuna bakardı. Madem geçmiş geçmiş, herşey sana göre yerli yerine yerleşmiş, o zaman söyle şimdiki pişmanlık endişesi niye?


İşte bu anda verecek bir cevabım kalmıyor. Nefes almak zor geliyor, başımı önüme eğiyorum. Onun yüzüne dahi bakamıyorum. Sanki bakarsam göreceğim surattan korkacak gibiyim. Çünkü onun kim olduğunu biliyorum. O benim. Gelecekteki benim.

Ben geleceğim.

Pişmanlıklar düz örülmüştür kimileri için. Bazıları vardır, kendince romantizmi bol bir geçmiş, destansı bir kişisel tarih yaratmıştır. Bir yanda çok büyük mutluluklar ve diğer yanda ise derin acılar vardır. Ve bu iki çeşit tecrübenin ortasında, tam ortasında o örgünün düğüm olduğu anda, bir pişmanlık saklıdır. Örgü düzdür, ortası düğümlüdür.
Pişmanlıklar ters örülmüştür kimileri için. Pişmanlık duygusu değil, korkusu hakimdir. Bahsi geçen pişmanlıkta geçmiş konu edilmemiştir. Keşke ile başlayan bir cümle kurulmamıştır. Örgü yaşanmış olandan yaşanıyor olana değil, yaşanılacaktan yaşanıyor olana doğru ilmiklenmektedir. Düz örülen pişmanlıklardaki gibi, şimdiki benin geçmişteki benin yaptıklarından dolayı pişman olması değil. Gelecek benin geçmişe bakarak şimdiki benin verdiği karardan ötürü duyacağı muhtemel bir pişmanlıktan kaynaklanan bir pişmanlık kaygısı yaşanmaktadır. Bunu yaşayan ise tam da şimdiki benin kendisidir, zira gelecekteki ben henüz var olmamıştır.
Aslına bakarsak biraz çelişkili bir durum. Yani nasıl şimdiki ben geçmişte yaşanılanlardan dolayı bir pişmanlık duymuyorsa, aynı şekilde gelecekteki ben de bugün yaptıklarımdan ötürü bir pişmanlık duymayacaktır. Fakat bu durumu bilmeme rağmen, bu kararımı rahatça vermemi sağlayacak o fikri garantiyi vermiyor. Nedense bir şekilde gelecekteki benin yaşayacağı muhtemel pişmanlık duygusunun yarattığı kaygı, dönüyor dolaşıyor ve şimdiki benin vereceği kararı iki kere düşünmesine, daha çok sorgulamasına ve olabilecek bir aksaklık karşısında önlem almasına yol açıyor. Ah işte gün be gün insan nasıl da kendini şekillendiriyor. Hem de henüz yaşanmamış bir geleceğe hazırlanmak gayesiyle…

Dur ama bir analitik hata daha var. Madem bunu kaygıyı yaşayan tam da şimdiki benin kendisidir, zira gelecekteki ben henüz var o zaman var olmayan bir benlik nasıl olur da şimdiki benliği etkilemekte onun vereceği kararları şekillendirmekte bu kadar etkili olabilir? Hem, hem zaten aslında o şimdiki benin geleceğidir, yani şimdiki benin kendi gerçeklik algısı ile oluşturduğu ve o an/mekana ait kaygıları içinde barındıran bir hayali benliktir. İşin aslı, zaman geçer de gelecekteki ben diye bahsedilen benlikten şimdiki ben diye bahsedecek olursak o zaman göreceğiz ki onun gerçeklik algısı apayrı, o anda zihnini meşgul eden kaygıları farklı olacaktır. Dolayısıyla pişmanlık endişesi yaratan kararın verildiği anla ilgili düşünceler önemsiz kalacak ve aynı şimdi bana geçmişte pişmanlık yaratacak kadar önemli bir kararın olmadığı hissettirmesi gibi gelecekte de bu zamana ait derin olmayan yüzeysel izler kalacaktır.

Bu durumda yine başladığımız yere dönüyoruz. Tamam her şekilde içimizi pişmanlık korkusundan arındıracak analitik silahlara sahip olsak da, nasıl oluyor hala bu kaygıyı derinden derine hissediyoruz?

Bunun cevabını şimdi değil daha sonra vereceğim. Nasolsa ben geleceğim.

11.4.08

Ben rüyayım

Gördüğünüz gibi otobüsün içinde bir yer edinmeye çalışmadım kendime. Dışarıdan bakıyorum diyelim. Ne de olsa "onlardan" biri sayılmam. Birkaçının tanıdığıyım. Ara sıra binerim otobüse, çoğu zaman kendi isteğimle olmasa da bu - öyle ya, bir hava akımıdır çoğunlukla beni içeri sürükleyen, şikayetçi değilim bu durumdan, çünkü "onlar" arasında gereksiz polemiklere yol açmamak için dile getirmekten çoğu zaman istiğna etsem de, onların çoğu aslında, nasıl söylesem, af edersiniz "benim". Her neyse; bu kendini gerçek zanneden varlık görgüsüzlerine asıllarını hatırlatmak değil şu anlık varoluşu meşgul etmemin sebebi. Benim bir derdim var: uyurgezerim. Kendimi olur olmaz yerlerde bir tanrı biçiminde bulduğum oluyor, dünyalar kurguluyor, evrende uyukluyorum. Veya ortasında bir düşünce zincirinin - zaman zaman ola ki bölmeye kıyılamayacak denli büyük ve güzel bir zincirin ortasında, kendimi hatırlatıveriyorum, 4 yaşındaki bir çocukluk anısıymış kendim. Uykumu bölen bu sayısız çağrının hepsine yanıt vermek, çantamı toparlayıp her birini yerinde (?) ve zamanında (?) ziyaret etmek zorundayım; bu bizim gibiler için, nasıl dersiniz, bir meslek etiği. Bu yüzden gezer ve uyurum yani uyurgezerim, çünkü üzerinize afiyet uykuya biraz düşkünlüğüm var.
Evet niye burdayım, onu anlatıyordum. az önce bir cümle haline girmiş idim, bir Marcel cümle, ve o cümle haline girmiş kendimi burada buldum, benden habersiz kalkan bir otobüsün koltuklarının birinde. Gelip kendimi kontrol edeyim dedim. Alıp götüremem artık, o biraz da buranın olmuş çünkü. Bu yüzden diyorum ya, onların hepsi biraz bendir aslında. Cümlemiz şudur efendim: "Alakamızı uyandıran bir kimseyi, bizce meçhul ve meçhullüğü derecesinde cazibeli bir hayatın unsurlarına karışmış sanmak ve o hayata ancak onun sevgisiyle girebileceğimizi düşünmek bir aşk başlangıcından başka neyi ifade eder?"
Kim o? Deme Cancağızım, benim ben.
Öyle bir ben ki gelen kapına,
Başdan-başa sen.

30.3.08

Ben adağım

Ben de onlardan biriyim. Sadece onlara göre biraz daha meşgul olduğum için ancak şimdi sesimi iletme imkanı buldum. Meşgul derken kelimenin işgalle aynı kökten geldiğini hatırlayacak kadar zaptedilmiş bir durum benimkisi…
Tabi bu meşguliyetin ana sebebi yapacak işlerimin çok olması. Ama sanmayın ki hayatım çok yoğun o yüzden sürekli bir koşuşturmaca içindeyim. Tam da tersi yani, sırf yoğun olmamak için hiçbir sorumluluğun altına girmediğim bir dönem. Hani bir şeyler üzerine düşünüp karar vermem kolay olsun diye. Ama nedense sürekli bir yapacak işlerle çevrelenmişlik durumu değişmiyor. Nedeni aslında çok belli: hiçbir şey yapmadığım için yapacak işler hiçbir zaman azalmıyor. Olağan bir rahatsızlık hali, yani bir şeyi bitirmiş olmanın verdiği mutluluk ya da rahatlık olmadan yaşanılan dakikalar, saatler, günler, haftalar.
Ama yine de çok seviyorum. Neden bilmiyorum, önce gaza gelmek için bir iki şarkı açıyorum. Sonra yapmam gereken şeyleri kafamda sıraya koyuyorum. Listenin hemen başına yaşadığım çevreyi düzenli bir yerin ve yaşamın sinyallerini veren bir hale getirmek var. Ya odamı topluyorum ya da kafamı… En sonunda masamın başına geçip, gerçekten yapmam gereken şeylerin listesini yapıyorum. Çizelgeler, tarihler, gün-saat ayarlamaları. Tüm bu ön hazırlık bile saatlerimi alıyor. Ne güzel işte saatler geçiyor.
Sonra ise en zor kısmı geliyor. Seçim zamanı, diyelim bir şeyler okunması gerek, hangisinden başlasam? İşte buna karar vermek için bile yoğun bir uğraşa giriyorum. Derken iki saat geçmiş oluyor, buyurun size mola vermek için bir sebep.
Mola anlarında ise dinlenmek ya da kafamı rahatlatmak yerine kendime nasıl daha çok iş çıkarabilirimin kaygısına düşüyorum. Mazoşistçe bir zevk sanki, işler biriktikçe daha güçlü bir imaj çiziyorum sanki benliğime.
Ve gerçekten işimin başına geçmem gereken anlarda, odamı toplama bahanemden sonra kendimi kötü hissettirmeyecek fakat yapmam gereken işlerden alıkoyacak bir sorun çıkarıyorum kendime. Kendim çıkaramazsam da Tanrı koşuyor yardımıma telefonum çalıyor ve birisi bir konuda yardım istiyor. Aaa şimdi yardım etmezsem olmaz ki… Mesela hiçbir zorunluluğum olmadan 2 sayfalık bir metnin çevirisini yapıyorum. Uff ne yoruldum ama! Bir mola daha.
En sonunda iki şarkılık gazın üzerinden bir gündüz geçip hava karardıktan sonra yeni bir motivasyon dalgası sarıyor bedeni. Koçum ben gündüzleri diil geceleri çalışırım, diyorum. Sonra biraz oyalanmadan sonra tekrar masanın başına geçiyorum. Ve sabah yaptığım listeye bakıp, bugün için kararlaştırılmış işlerin neler olduğuna bakıyorum. Daha sonra ise ertesi gün için karar verdiklerime. Ve aklıma o deney geliyor, psikoloji deneyi:
Bir fareyi labirentin ortasına yerleştiriyorlar. Klasik olaydan farkı olarak bu labirentin çıkışı yok. Ama yine de etrafında hani şu çizgi filmlerde Jerry’nin bir solukta yediği delikli peynirlerden var. E bizim mahlukat kokusunu alıyor haliyle. Bir telaş canhıraş ter içinde başlıyor kokunun kaynağını araştırmaya. Yüce Mickey’e sığındım diyerek sağa mı gidersin sola mı gidersin o tünel senin bu köşe benim derken tüm labirenti parselliyor. Çıkışın olmadığını anlayınca ortaya dönüp oturuyor. Tam bir teslimiyet havası. Kıpırdamıyor bile. Sonra bizim beyaz gömlekliler labirenti kaldırıyor. Hayvan yine yerinden kıpırdamıyor. Resmen küsüyor, teslim oluyor…
Ama olsun, teslim olmayayım. Şimdi erken yatıp, dinleneyim, yarın çok daha yoğun bir şekilde kendimi işlerime adayacağım.
Ben adağım. Bıraksalar dünyaları yaratacağım.


20.3.08

Ben isyankarım

Yazmak kadar yazmamak da bir ifade biçimidir. Hatta daha çok şey anlatır ama kalıcı değildir. En kötüsü ise çabucak çarpıtılabilir. Bu tip (geçen yazıdan şu ana kadar yaşanan) sessizlik anlarından sonra mutlaka birisi çıkar ve bu yazıdan mahrum geçen sürede (dolayısıyla hiçbir gerçeklikle doldurulmamış bakir geçmişte) neler olduğunu belli bir bakış açısı ile anlatır. Bir nevi tarih yazımı işte. Ben de birileri benim adıma bu işi yapmadan, hakkımda ileri geri konuşmadan önce ben başlayayım dedim.
Tam 50 gündür yazmamış olduğumu tespit ettim. (ve rakamlarla neden bu kadar haşir neşir olmayı sevdiğimi anlamadığımı fark ettim) Daha önce ben otoriteyim diyen birisi belli bir düzende yazmamı emretmişti. Bir süre boyun eğip periyodik olarak yazsam da son dönemde ben kayayım diyecek olan birisinin arkasına saklanmayı tercih ettim. Ama endişeye gerek yok. Periyod=10 aynen yola devam.

Neden yazmaya ara verdiğime gelince… Yazdım, çok yazdım, sayfalarca yazdım ama yayınlamadım değil. Yazmadım. Teşebbüslerim oldu ama hepsinde aynı nokta rahatsız etmeye başladı.
Neden onlar benim vardı? İşte bu soruyu kendime sormayı unutmaya başlamıştım. Belli bir kimliğe bürünme, farklı yazıların bağımsız karakterlerinin kaynağı olarak belli bir özü görme, yorumlara göre kendini ayarlama bir süre sonra ise bütünlük arayışı ve yazıya bunu yansıtma. Komplikasyonlar bu şekilde gelişti. Onlarbenim gibi çok kimlikli yapılar, aslen belli kimliklere sıkıştırılmış yani özgürlükten uzak bir yapı gibi gözükse de aslında orijinsiz hareket edebildiği için büyük bir özgürlük imkanına sahiptirler. Oysaki bunun farkındalığı belirli alışkanlıklarla kaybedersek, zamanla bir karaktere sahip olarak o tadını fark edemediği özgürlüğünü kaybetme tehlikesi yaşayabilir. Onlarbenim de bu durum ile karşı karşıya kaldı. Sıkı bir ficut çalımı attı, yere düştü, hakem penaltıyı çalmadı. Derken yazarın gözünde düşünce adamlarının yıllardır yazıp çizdiği bir ikilik canlandı. Düzen arayışı bir yandan yaşamımızda kurmayı düşlediğimiz öznesel bütünlük sağlarken, diğer yandan özgürlüğü elimizden alıyordu. Çok yazık.
Tereddüt ediyorum. Bir yandan blogun düzenleyici faaliyetlerini yerine getirememesinden gurur duyup, tahakküme direnip, özgürlüğümü ilan ederken diğer yandan o düzenleyicilikle gelen üretimin eksikliğini görüp şaşırıyorum. Ne gariptir ki, düzen, gündelik uğraşlarımızda sürekli yaratmaya çalıştığımız arzulanan bir olağanlık iken, aynı düzen kavramı, hayatımızı nasıl yaşayacağımızı belirleyen genel bir yapı (strüktür) olunca hele bunu bir de kitaplardan sakallı abilerce okuyunca nedendir bilinmez bu fikre dayanamıyor hiçbir zaman kalkışamayacağımız o büyük isyanı düşlüyoruz.
Ben isyankarım. Hem de içindeki isyan ateşini düşlerini yakmak için kullanacak kadar uysallaştırılmış bir süper kahramanım. Ama artık bunu söyledikten sonra tam aksini iddia edecek kadar da çok yapılı ve özgürüm tekrar. Hayır aslında öyle değilim. Hah Bak nasıl döndüm ama. Kendime (kendilerime, onlara) geliyorum artık.

Şimdilik bunları bir kenara bırakabilirdim. Nasolsa kendimce süsleyebileceğim elli günlük bir boşluk var. Kendi kişisel tarih yazımımı sessizliğe sunulan artistik darbelerle daha cool bir hale getirebilirim. Yine, önceki paragraflarda bahsettiğim o özneye bürünüp size yazıdan öte farklı ifade yolları keşfettiğimden ve bunları zevkle yaptığım için bu romantik metodu bir süreliğine terk ettiğimden bahsedebilirim. Ama hiçbirini yapmadan tek bir açıklama sunacağım.
Yazmadım çünkü yazmadım.
Buna ne denir ki? Eminim siz de bir süre bu köşeye uğrayıp yeni bir yazı olmadığını görünce, bu münzevi haller için çeşitli sebepler uydurmuş, yazar hakkında türlü hikayeler yazmışsınızdır kafanızda. Peki bu düşünsel yazılarınızı, siz yazdınız mı?

29.1.08

Ben günahım



Ben adamım. Adam mısın?

Ah günahkar adam! Nereye kaçacaksın? Günahkar adam, nereye kaçacaksın? Nereye kaçacaksın?

Seni bilmez miyim hep safa yatmaktasın…

Önce kayaya koştun. Terler içinde nefes nefese arkasına saklandın. Bir umutla görünmeyeceksin sandın. Onca zaman görünmezliğinden muzdarip en meydanlarda olmayı dilemiştin ki tansık yerini buldu, birden canlandın. O zaman da öyle bir göze battın ki, sanki tüm dünya gözlerini dikmiş sana bakıyor paranoyasındaydın. Peh kaçmak korkakların işidir dedin. Diğerleri ne düşünüyor az da olsa umursar gibiydin. Çok zaman geçmeden arkana bakmadan koşmaya başladın. İşte oydu, o, benliğinin dışında kalanların müdahalesini kırdığın adım.
Kaya lütfen beni sakla!
Terler içinde nefes nefese arkasına saklandın. Ne zaman ki döndün arkanı yasladın, terinle doldu önceleri hava giren çatlaklar, derken buz kesti genleşti. Öyle bir patladı ki, en ince kumlu sahillerin tozları dahi pudra niyetine yüzüne sürerdi. Kaya’nın son sorduğu şöyleydi: “ Nice mahlukatları sakladım arkamda usulca, kayadan sert kalbin vardı madem neden görünmezlik aradın arkamda arsızca?”

Sonra nehre koştun. Terler içinde nefes nefese içine saklandın. Sessizlikte, cansızmış gibi nefessizlikte. Bir an kendini unuttun, sularına tekrar daldın terini soğuttun. Bir süre kimse beni fark etmez diye beklerdin. Bilirim o plasenta duygusunu bir hayli severdin. Dostlarına ben yokum dedirttin. Kış ortasında nehre kimsenin bakmayacağını iyi akıl ettin. Hatırlar mısın herkes senin hep döneceğin yalanına kanıyordu. Hatırlar mısın o saklandığın nehir nasıl da kanıyordu… Dileklerini kesip, güç diye yakaran alyuvarlarını akıtsan, o kadar al al yapamazdın o denize dökülen nehri istediğin kadar kanatsan. Buradan sonra ne var, denize mi varacaksın? Orda rengim belli olmaz yeter ki köpekbalıkları kokumu duymasın.

Sonra bana geldin. Lütfen beni sakla dedin. Terler içinde nefes nefese elime avucuma sığmadın. Yalvardığımı görmüyor musun? Dizlerimi senin için çöktüm diye seslendin. Gözlerini bana çevirmiş en acınası halindeydin. Ama kabul edelim o zaman bile gözbebeklerinin içindeki kordan korumak için çevreni, sıkıca gözlerini kapat zorunda hissettin. Hadi beni şaşırt! Bu sefer gerçekten saklanmaya ihtiyacın olduğuna inanayım. Kim inanır senin saklanacak kadar müşkül durumda olduğuna?

Yolun sonunda anladım ki kaçmanın asıl sebebi de bana gelmekmiş. Derdin, en azından ilerisini görmek böylece belki daha iyi hissetmekmiş. Ah günahkar adam! Ben ne seni günahlarından arındıracak rahibim ne de sıkıntını geçirecek reçeteye sahibim. Ama iyi ki bana geldin. Çünkü bu sayede gördün ki yine başladığın yerdesin.

Biriniz de sormadınız. Sen tanrı mısın? Nasıl biliyorsun tüm bunları. Nereden duydun kayanın son nefesinde neler fısıldadığını?
Ben biliyorum. Çünkü ben tüm bu olanların sebebiyim.
Ben günahım. Tek hareketim yeter benliğini koşturmaya, işin sonunda tutmasa da ahım.

Nostaljik bünyelere alerjik bir haz verir eskilerden gelen benzerlikler. Hapşırdıktan sonra açılan geniz gibidir. Yaşadığını hissettirir. Bazen sonunda bu noktaya gelecek olduğunu bilse de insan, sırf terlemek için koşmaya başlar ataletin bedenini sarmaya başladığını hissettiği an. Biz günahkarlar, yola çıkarken varacağımız yeri değil sadece o yol üzerinde olmayı sevdik. Hiçbir zaman rotamızdaki hedefe ulaşmayı düşünmedik. Çünkü, ahtapot kolları gibi sarmaya başlayınca çevremizin ilgisi sevgisi, sıcak tutar bir süre o kapanmışlık hissi, içimizi. Ama ne zaman ki o sıcakta dahi terlemediğimizi anlayınca, hoop diyip kurtulmak isteriz sırf rüzgarı karşımıza almak için kanımca. Zaten o rüzgarlardır ki bizi yola koyan, koşmamıza vesile olan, durduğumuzda ise tekrar terlememize yarayan. Peki, onca yol ne işe yarar? Tekrar aynı noktaya dönülecekse… Bilinmez. Belki sadece vakit kaybı. Yine tüm bu terlerden sonra elde kalan, sadece toksinlerinden azcık daha arınmış sosyal bir hayvan.

19.1.08

Ben kadınım



Soğuk bir oyun gibi başlangıç yapmak gerekti bu konuya, en güzel özeti verebilmek için. “En zor tarafı bir parçası olmayıp, gitmesine izin vermektir. En zor kısmı budur.”

Sanıyor musun ki, kolaydı benim için, böyle bir günaha karşı koymak? Belki seni değil senin yarattığın şüphe ve çelişkileri sevdim. Belki sadece kendimden ve kendi yarattığım çatışmasız ortamdan bıktım ve yeni bir çıkış yolu aradım. Ama başından beri biliyorsun, ciddi değildim. Aklımın başında olduğu çoğu zamanlar senin için de benim için de çok hayırlı olan o mesafeyi koydum. Ama bazı güneşli günlerde mesafesizliğe karşı koyamadım. Sen bu güneşli günlerde benden bir sinyal almanın heyecanıyla ışıldadın. Ben ise hala birinin gözlerini ışıldatabildiğimi görüp kendi karanlıklarımı şaşırttım. Ama başından beri biliyordun, ciddi değildim.

Hakkımda hiçbir şey bilmemene rağmen üzerime gelmeyerek bana en büyük iyiliği yaptığını söyleyebilirim. Zira, öbür türlü olayların ne kadarlık kısmı benim kontrolümde gelişirdi bilemem. Hayır, sakın bir kontrol manyağı olduğumu düşünmeyin. Hatta kontrolün ve düzenin yaratıcılığımı kısıtladığına bile inanırım. Ama sebeplerim var.

Sandığın kadar güçlü değilim. Ama bu bahsettiğim güç, senin gibi mıy mıy mıy ben zayıfım, hatta alın onlarbenim’de yer alan zayıflıklarım diyerek haykırılan bir güç iddiası değil. Çünkü sen hep güçlü görünüyorum ama aslında zayıfım diyerek, üzerine bir de eline klavyeyi alıp kendi zayıflıklarından bahsederek başka bir güç gösterisi yapıyorsun. Aslında, bir yandan sürekli tüm bu anlatılanları gözlemleyecek ve açıkça başkalarına itiraf edecek kadar güçlü ve benliğine hakim olduğunu kafamıza kafamıza vuruyorsun. Bundan ötesinde kelimeler teferruat kalıyor. Ama varsın olsun, seni okumayı seviyorum. Zira ben de öyle olsam ben de aynı şekilde davranırdım.

Peki nedir bu bahsettiğim güçsüzlük? Seninle aramızdaki en bariz fark, ben hayata ve dünyaya uyum sağlama isteği ile kendi habitatımı yaratmaya gönüllüyüm. Zira şu an, kendi evim, eşim, aşım var. Kendi dünyası ile gerçekliği kavuşturabilmiş dimdik bir başım var. Zamanında herkes gibi ben de yaralandım ve her yaradan güçlenerek çıktım. Hayalleri seçtim, hayatı kötüledim. Ama ne zamanki dünyayla barışmayı ve sabitlikten zevk almayı seçtim, o zaman beyaz tenime tekrar kan getirdim. En sonunda vardığım noktada sessiz kalacak ve gücümü göstermeyecek kadar olgunlaştım. Çünkü gücün en bariz olduğu yerde kendisini hissetmeye mahal verecek bir durum olmaz. Bu durumum gaddar ve soğuk bir insanmışım gibi algılanmasın. Ki hala birisi ‘O’ndan bahsederken yüzüm kızarıyor. Hala bir başkası hakkımda yanlış bir şey düşündüğü zaman düzeltme ihtiyacı hissediyorum.

İşte bahsettiğim güçsüzlük de bu zaten. Kendimden kaynaklanan değil kendimi ifade ederken dışardan kaynak alan bağlar beni güçsüz kılıyor. Daha somut konuşmak gerekirse, beni hayata, dünyaya ve gerçekliğe bağlayan şeyler var. Senin gibi hayal dünyamın orgazmik yapısı ile övünmüyorum. Zira tam da beni bu hayata bağlayan şeyler dünyamı çekilir kılarken diğer yandan beni güçsüz yapıyor. Gücüm oranında istediğim gibi hareket edemiyorum. Adından belli, bağ bunlar. Üzüm bağı değil.

Gücüm olmazsa nasıl cesaret edebilirim? Yıllarca emek verip, keskin uçlarını törpülediğim bu bağları nasıl atıp senin karşına çıkabilirim? İçten içe benim için en uygun insan olabileceğin ya da senden nefret edeceğim çelişkisini yaşarken ve hangisinin gerçek olduğunu sorgularken, ne cüretle kendisi hayallerinde mi yoksa gerçeklikte mi olan bir adamın kollarında mutluluk arayabilirim? Seni ne kadar tanıyorum ki?

İşte bu nedenle, evvel zaman önce, bu paragraftaki şu kadar sayı soru azalsın diye sonuncudan başladım azaltmaya. Ayağa kalkıp, seni tanımaya çalıştım. Tüm bu süreçte kendimi bazı şeylere kaptırmamakta çok başarılıydım. Zira dizlerimin bağlarını çözmeni istesem de hayat bağlarıma dokunmana izin veremezdim. Bu nedenle hep iyi bir arkadaş olacağını umdum. Komik, neşeli, akıllı biraz da şapşal. Ama bunun mümkün olmayacağını biliyordum, bilmeme rağmen tanıma arzumu dindiremiyordum. En büyük umudum hakkındaki öngörülerimde yanılmış olduğumu görmek ve dışarıdan hiçbir müdahaleye gerek kalmadan seni silip yoluma devam etmek. Silemeyeceğimi gün geçtikçe anlıyorum. Arkadaş olamayacağımı da. Sevgilin olmak mı? Asla.
Son umudum kaldı bayan. Bir şekilde benden vazgeçmeniz. Güçsüzlüğümün kaynağı olan bağlarımı görmenize rağmen direndiniz. Umarım benim direncimi denemezsiniz.

İşte bunları yazarken ben adamım dediniz. Bir nebze korkularımı elediniz. Ben adamım demek kolay. Bunca zaman içimi kemiren bir kurt… Sıkıysa bu sorumluluğu sırtlan. O zaman anlarım ki sen hayallerimdeki kaplan. Ama şimdi görece rahatım. Sen ben adamım deyip benden kurtulunca, ben de bu çelişkilerden kurtuldum. Artık hayata ve dünyaya çok daha mutlu bir yüzle bağlıyım.

Ben kadınım. Beyim ne derse onu yaparım.