8.10.07

Onlar kim?

Bana doğum günü hediyesi olarak bu blogu hediye ettiler. İyi de, onlar kim?


Nasıl anlatsam ? Şu an, sizin de dar dar sıralanmış pencereleri sayesinde zor da olsa içini görebildiğiniz (kelimeler sağ olsun) son teknoloji ürünü, konfor abidesi, şu akıl vasıtasının içindeyiz. Firmamızın adı özhayat seyahat (hayat-sehayat-c'est hayat) olsun. Hakkında sadece istikametinin ölüm olduğunu bildiğimiz ve şarkılarda “ What a journey so hard to describe” diye tarif bile edemediğimiz bir yolculuğa hizmet ediyor. Dışardan acayip konforlu ve teknolojik duran, bu vasıtanın içi ise bayram zamanı belediye otobüsü tarzında sürekli birbirini dirsekleyerek arkalara itiştiren ve hep diğerlerinden daha da daha da daha daaa dominant olmaya çalışan sayısız yolcularla tıklım tıkış. Yolculardan kimileri, akıllı olduğunu zannedip “arkalara doğru ilerler misiniz beyler” diye güya soru formunda hafif tehditkar hafif küstah bir tavırla uyararak alanını genişletiyor. Kimileri çoktan yerini kapmış, sanki otobüsün frenlerinin patlayacağından korkarmış gibi şakayla karışık sadri alışık “kaptan! çıkarın beni bu kaptan, postmodernizm’de inecek var” diyerek keh keh gülüyor. Naapsın zavallı, aklınca korkusunu saklıyor. İşin en hazin yanı ise her binenin önde olmanın avantajıyla kendisini o an içinde en gözde gözlem objesi sanıp sonsuza kadar bu sıfata talip olması. Ama, bu geçici heves bizim de başımızdan geçtiği için bu durumu biliyor, hem gülüyor, hem acıyoruz ona. Zaten, nihayetinde bir durak sonra başkaları biniyor, o da yer kaygısına düşüyor. Bu yolcuları kısaca "ben" dışında kalan herşey olarak tanımlayabiliriz. Hani illa isimlerini saymak gerekiyorsa; içinde sadece onlar değil sizler, gerçekler, fantazmlar, duyular, duygular, fikirler, zikirler, kahkahalar, korkular, egolar, kompleksler, endişeler, umutlar, güzellikler, çirkinlikler ve bunlar gibi bissürrü şeyin bulunduğu bir grup... Hatta eminim, kimileriniz bu şeylerin sözlükten türevlerini bulup daha da iyi ifade edebileceği iddiasıyla karşıma dikilebilir. Ya da listede bu eksik diyebilir. İşte bu yüzden, bahsi geçen tüm bu şeyler, "onlar" olsun. Bu durumda, sanırım kaptan da ben oluyorum. Fekat itiraf ediyorum: ne bu vasıtayı, ne de yolcuları kontrol edemiyorum. Kabus gibi. Ama, yolculuk ne rüya ne kabus denecek kadar gerçek dışı; tam tersi, o kadar gerçek ki, hayat işte…

Şimdilik elimizde bir vasıta, bir yolculuk, yolcular ve kaptan mahallinde bu satırların yazarı olarak kendini tanıtan "ben" öznesi var. Ama mama, bir kis gecesi klavye başında serpilerek günlük yazmak garip gelmiyor mu "ben"a? Nasıl "ben" demeden beni anlatabilirim ki?

[ ]. PAT!


Onlar kim mi? Onlar ben(im).


Uff, baş ağrısı. Sanki ufak bir blackout... Birisi bir süreliğine yazma otoritemi obez gibi yedi sanki. Nerde kalmıştıM. Ne diyorduM? Neden M diyoruM? Şu üstte neden PAT yazdım, hiç anlamadım. Peki köşeli parantez ne alaka? Rasyonel değil ki anlamıyorum. Neyse... Hah, Neden diyordum. Neden blog hediye edildi doğum günümde? Şimdiki zamana bakıyorum. Ve sormak istiyorum. Hoop, birden vasıtanın içinden kakofonik bir gürültü yükseliyor. Onlar, her biri farklı bir cevap vermek üzere lafa başlıyor. Yüzümdeki şaşkınlığı fark etmiş olacaklar ki aniden susuyorlar. Sonra da içlerinden en sevdiğim bana yaklaşıp:

-“Bu vasıtada herkes ‘doğru benim’ der. Bazen bu durum ‘ben doğruyum’ a döner. Zaman zaman ise 'doğruyum'un yanına, çalışkanım, ilkem diye eklerler. Naapsınlar, alışkanlık işte… Aslında teker teker bakınca hepsi kendince haklı gibi duruyor. Sorun şu ki, -akustikten midir sebep bilinmez- ne zaman bir soru tohumu oluşacak olsa, her biri aynı anda ayrı bir ağızdan bir şeyler zırvaladıkları için birbirlerini duymuyor ve kendi dediğinin doğru olduğunu zannediyor. Hangisi haklı hangisi doğru diye bulmaya çalışırsan buraya hiçbir şey yazamazsın. Zaten şu zamana kadar da yazamadın. Üstelik, onların da iddiası haklılık değil. Sadece içgüdüsel bir şekilde bu karmaşa arasında yok olup gitmek istemiyorlar. O yüzden bağırıyorlar. Sen, bence, onları nesnelleştirip bir sıraya sokmayı başarırsan biraz huzur bulabilirsin.” O, sözünü henüz yeni bitirmişti ki, her biri en iyi muhalif beeen olurum dercesine sorular yağdırmaya başladı. Efendim, nasıl bir sıraya sokacakmışım…Hiyerarşi olacak,sorun çıkacakmış. Ya direksiyonun elimde olduğunu fark edip öznellik kaygısına düşer de nesnelleştirirken onları bi güzel yamultursam nolcakmış (c’mon dj! Distort my subjectivity! Cukka cukka). Efendime söyleyeyim kölem anlasın, ya onları kendime benzetirsem, beni kim bi güzel benzetirmiş. Ne güzel, bi güzel… Ama kafayı takmayayım. Ne de olsa kaptan benim, ben yazarım, özneyim, nesnelere hayat veririm.

Onlar kim mi? Onlar benim.


İşte bu yüzden, hem itiş kakışa dönüşen bu karmaşayı bir nebze düzenlemek hem seyahat sigortası tarzı her yolcunun varoluşunu garantilemek (elden geldiğince) hem de kaptanınız direksiyon başındayken, içecek ve yiyecek ikramımızı devam ettirmek için kolonya kokulu bir muavin tutmam gerektiğini düşünmüşler. Şimdi oldu, kabul ettim. Öyleyse siz hit vurun patlasın, ben çat yazayim fikirler oynasın. Blog yeni işine başlasın. Gerisini kendisine bırakmadan önce şu anonsu yapmam gerekiyor:

“Herkese merhaba, şu an kaptanınız konuşuyor. HCK-1984 no.lu uçağımız (tevazudan sebep otobüs diyoruz) 23 yıl önce havalandı. Yola çıktığımızdan beri her gün bir adım (foot) yükselerek, 8400 feet yüksekliğe ulaştık. (yirmi üç çarpı üç yüz altmış beş artı şubatın yirmi sekiz çektiği her yıl için bir çarpı beş eşittir sekiz bin dört yüz) (ayrıca 1984 ile 8400 benzerliği) Varacağımız nokta olan toprağın altı adım altında ortam nemli ve bereketli. Şu an hava açık görünüyor. Ama her an bulutlar etrafımızı kaplayabilir. Bu sebeple, lütfen yerlerinizden ayrılmayınız ve ikaz lambası sönene kadar kemerlerinizi çıkarmayınız. Kabin basıncı düşe-.” TIK! Beyefendi kokpite görevliler dışında girmek yasaktır. Şu an anonsu ortadan kestiğinizin farkında mısınız? Pardon? Ne demek kapasiteden fazla yolcu alınmış. Kim ilgileniyor bu konuyla? Nasıl yani? Şimdi mi fark ettiniz? Bu ses nereden geliyor. Olamaz! Uyarı lambaları… Herkes yerlerine geçsin. Hostes misin muavin misin blog musun, gel artık; ben herşeyi kontrol edemem. Yolcuları sakinleştirmek, düzeni tekrar sağlamak gerek. Çünkü düşüyoruz… Ne! mikrofon hala açık mıııı?

6 yorum:

varolmayan şövalye dedi ki...

hostesin sana düş(me)mek konusunda ne kadar faydası olur bilemem ama, birbirinize yakıştığınız kesin. zaten pilot-hostes aşklarını her zaman çok seksi bulmuşumdur.

ilgiyle izleyeceğim sizi.
seni.
bizi.
beni.
onları...

Adsız dedi ki...

canim bloger unu cok begendim iyi çalışmalar

ikinehir dedi ki...

çarptı mı ki uçağın yere, çarpmadı ki uçağın yere, titredi geçti, geçmedi mi?

yazsana.

Hilal Kurban dedi ki...

canim benim blog' daki yazın beni çok etkiledi kalemine , yüregine saglık yazıların ve başarılarının devamını diliyorum coooook öptüm seni

Orhan dedi ki...

hayatın bu sürükleyici yolculuğunda değişir bazen roller, bazen sen kaptansın bazen "o" bazen ben. Belkide o an kaptan nereye gitmek isterse yolcular onun peşinden gitmek zorunda kalacak araç durmayana kadar nasıl inebilirsin ki¿¿ yani hayat her zaman birinin kontrolünde. Pekiii, nereye kadar sürecek bu SürüKleyiŞ ¿¿¿

Adsız dedi ki...

...
sayfanın bi başını okudum bir de sonunu,epeyce var gibi zamanla okumalıyım dedim,dedim de okumamak için kendimi zor tutuyorum,çözmek istedim ne yapmaya çalışıyor bu genç,hayrola değil eyvallah çekmek istedim,üslupsuzluk diye nitelendiriyorum ben bunu,aynı şey benim de sorunum,kafamızın karışıklığını üslupsuz yazılara aktarıyoruz,genç dediğime bakma benden büyüksün... yorumlara baktım, seni mutlu ediyor mu o yorumlar? ya da ne düşünüyorsun onlar hakkında? otobüsteki,beyler ilerleyelim diyen adamı çözecek kadar çözücü olduğunu atlamazsak eğer,burdaki bilinmeyenler kontrolümden çıktı be genç,eyvallah.. hatamız varsa meraktandır..