26.10.07

Ben şahidim



Yihaaaa, it’s blog party playing live on radio one... It’s blog party or bloc party? Should I say book party? Book? Party? Bloody.
Yine kendimi yağmurlu bir günde geçen anlamsız bir İngiliz filminde hissetmiş olmalıyım ki kendi kendime phony bir aksanla İngilizce konuşmaya başladım kafamda. Kimse beni dinlemiyor ki. Oysa görünmez olmak o kadar güzeldi ki. Ama şu an olmaz.
Madem radyodan istediğimi alamadım bari bir film izleyeyim diyemiyorum, film beni evren karşısına götürsün diye hayal edemiyorum. İdare edemiyorum annee.
Bir şekilde sesimi duyurmam lazım. 12 defa çağırdım şu nalet muavini. Bir kere olsun dönmedi. Dur sakin, yoksa bir kere dönüp “biri bana mı seslendi” demiş miydi? Dememişti. Gibi.

Üçtür gözüm ekranda konuşulanları dinliyorum. Elimde gitar, kendimi kontrol edemiyorum. Dikkat ettiniz mi yazılara? Söylesin cevabını bilen varsa: niye sürekli kendi kendine sayıklıyor bu garibim, her paragrafta aynı nakarat; onlar benim! onlar benim! onlar benim! Al al, senin olsun da kurtulayım be seni illet benmerkezci, popülerlikte birinci, aymaz dilenci.
Al senin olsun ama bilmez miyim seni gidi seni; kurtulmaktı tüm amacın hayatın boyunca senden, benden, bizden. Ve tabi onlardan eğer dans etmek istersen.

Bloga, ayh tamam pardon otobüs olsun, yeni giren arkadaşlara bir özetim var: Tam bir şooooov, şu ana kadar yazılanlar. Yalancı sorgulamacı anlamsız çağrışımlar silsilesi. Yok mu güzel içten bir itiraf, şöyle gözlerinden öpülesi? Hayır, giriş çok afiliydi; vardı bir amacı; güzeldi. Baştan neydi şimdi n’oldu onlara, n’oldu söyle x2 (çarpı iki).Üstüne bir de tanrım hayatla bir derdim var onu çözmeliyimci tavırlar. Hala samimiyetten uzak. Hala ben ve onlar… Ama onların hepsi değil, sadece akıllı onlar, çevik onlar ve ahlaklı onlar…

İtiraf et: sen biricikliğini hiçbir şeye değişmezsin. Nereden mi biliyorum? Çünkü senin o küçük beyninde geçenleri görüyorum. Ben şahidim.

Haa, bakıyorum iş esrarlı bir hale gelince dinlemeye başladınız beni.
Yukarıdaki satırlarda ismi geçen zat, ne bütünlük arayışındadır ne de yeni bir hayat. Ama o kadar korkar ki birisinin ona “ya sen kendini biricik mi zannediyorsun” diye sormasından, olur da fark edilirse “çok dolu bir insanım hayatla bir derdim var. Ne biricikliğinden bahsediyorsun tostuuum, tam tersi, başkalarında da aynı ağırlığı görmek ne beni yorar ne bozar. Ne kadar herkeslerden biri olduğumu bilsem de, sadece bu durum kişisel mücadelemi ve kendimden kurtulma çabamı sekteye uğratır bence” diye uydurur bir yalan.
Sayın okur onun tatlı diline kanıp inanma. Kendi kendine tekrarlayıp durduğu ben ve onlar bütünlüğü çabası aslında tam bir yanılsama. Sanır mısın ki küçük evreninin efendisi, istemektedir senle benle onla bütünleşmeyi. Konduramaz ki biricikliğine yabancı bir maddeyi. Hele ki o yabancı madde hepimizde olan sıradan bir şeyse. Keşke tüm bunların kendini onlardan soyutlama çabası olduğunu bir itiraf edebilse.

Diyelim ki, o gerçekten de onlar. Şimdi ise, bunu dile getirmek istiyor. O zaman neden bunca zaman ifadesine gerek duymadı da şimdi elzem oldu. Diyelim ki, o plasenta misali onlara dönmek istiyor, blog’daki yazıları bu çabaya intikal ediyor. O zaman bu çabaya girmek, şu anda kendisinin ne kadar yegane (biricik) olduğunu kanıtlamak değildir de nedir?
Bu yüzden ona yalancı sorgulamacı dedim. Yoksa çağrışımlar silsilesi olmasını gayet sevdim. Ama foyasını ortaya çıkarmanın vakti geldi. Ben şahidim, onun dünyası=bir yarattıkları bir de kendi. Hatta öyle ki, kendine yapılan benzetmeleri bile çekemez ki. Bir kafede otururken, elinde kitabı, aynı kefede olduğunu hissettiği anda alır gider başını. Sevdiği şarkıları saklar herkeslerden, turşularını kurar izole keselerden. Basit birinden duydu mu bir filmi, sizce benim favori filmim diyecek cesareti gösterebilir mi?

Şaşırtıcı ama evet. O cesareti gösterdi. Nasıl mı?
Filmi izlerken, zevkten dört köşe ağzını güzelce şapırdatmaktaydı. Ama fark etti ki ne zaman filmden dikkati dağılsa saliselik, tek aklına gelen herkesin de seveceğiydi filmi, tam bir basitlik. O anlarda biraz düşündü, bu eğlencede sevilmeyecek farklı bir şeyler aradı. Uğraştı. Filmi sevmemek için çok uğraştı. Nasıl sevebilirdi ki? Herkes sevecekti. Filme gölge düşürecek binlerce sebep buldu, kimisi de doğruydu. Ama, ister “filmin üzerimde bıraktığı etkinin karmaşıklığını derinden hissediyorum, sanırım sevdim” derken, çıkışta küçük gördüğü basit insanların filmi ne kadar sevdiğini duyunca afallasın; ister “onlar beğenmiş olabilir, ben de beğendim ama paylaştığımız hisler ortak değil sadece ben ve benim gibilerin anlayabileceği ufak detaylar vardı, şimdi bu kalabalıktan sıyrılıp, yalnız başıma bu biricik hisleri keşfetmeliyim” deyip kenara çekilirken, birileri arayıp o detaylardan birini hatırlatarak keyfini kaçırsın; ister “ya günlük konuşmalarıma şarkılardan kubleler iliştirdiğimi herkes bilir, filmin sevilecek tek yanı buydu” diyerek kıskançlıkla karışık kendini telkin etsin; kısacası ne olursa olsun, filmi sevmemeyi başaramadı. Kabullendi, sevmişti. Ama, yine de farklı çözümler vardı. Bu sefer de sevdiğini göstermeyecekti. Kimileri elinde telefonları sevdiklerine mesaj gönderirken, kimileri all you need is love diyerek birbirine sarılırken, kimileri kendi dünyasında yaşadığı minik mücadeleyle özleştirdiği filmin hikayesini ve sonunu düşünerek sevinirken; sanki herkes gereğine uygun bir şeyler yaparken bir anda kendisine dönüp hadi bakalım sen ne yapacaksın diye soran tehdit dolu bakışları karşısında, onun tek yapması gereken susmaktı. Ama be küçük aptal, susabildin de yüzündeki o embesil gülümsemeyi silebildin mi.
Ve o andan sonra, yani yüzüne sebepsiz bir gülümsemenin yerleşmiş olduğunu fark ettiği andan sonra, üzerine çöreklenmiş bir kanıtlama çabasının başarısızlığa uğramasının verdiği memnuniyetle, hafifledi, rahatladı, bir parça olsun duygularının ifadesindeki özgürleşmeyi yaşadı. Neden mi? Size soralım: hepiniz yaşamadınız mı farklı durumlarda da olsa bu hissiyatı? O da kendince düşününce anladı, zaten “onlar” da benzeri bir şekilde bu sevmeyip farklılaşma çabasını yaşamıştı.

“Jai guru deva om.”

Onlar benim. Ben onlar. Ama anladık ki hepimiz biraz da Hıncal.

4 yorum:

Adsız dedi ki...

çok acı ama gerçek.hepimiz Hıncalız.

Adsız dedi ki...

karamaşıklıgın içindeki sadelik çogu zaman buruk hoş bir tad bırakır

varolmayan şövalye dedi ki...

ah be canım.
3 gündür bunu düşündüğümü bilsen ne derdin kimbilir. ne yazardın blog'una.
sevmemeye uğraşan birisi olarak karşına çıkıp, "sevdin mi" diye sorduğumda, bütün bedeninle karşı koymaya çalıştın verdiğin cevaba.
sonra,
"sevdim abi" dedin, 'sikerim böyle işi, sevdim işte!' edasıyla...
ben de şaşırdım. sen de bendendin. ben sendim. onlar kimdi?

B. dedi ki...

Ben en cok sana guluyorum...anlamlı anlamli.
Senin, pardon sizin varliginiz bana benimkilerden biri(leri)ymissiniz gibi geliyor zaten. Lafi hep agzimdan aliyorsun.