20.10.07

Ben yabancıyım



Ben yabancıyım
Alakamızı uyandıran bir kimseyi, bizce meçhul ve meçhullüğü derecesinde cazibeli bir hayatın unsurlarına karışmış sanmak ve o hayata ancak onun sevgisiyle girebileceğimizi düşünmek bir aşk başlangıcından başka neyi ifade eder? Demiş Marcel amca, burnu kanca, al sana kesik uçlu bir kalem, kayıp zamanın peşinde koşsun cümle alem. Onlar-a kavuşan bir ben-in aşk hikayesi olmasa da bu entry, nesnesi gayrimuayyen olan bir aşkın unsurlarından bahsetmektir tüm bu uğraşın hedefi. Nerden mi çıktı bu saçmalık?

Hatırlayalım. Anlam veremedik, hani akıp giderken en güzelinden ilk yazı, birden [ ]. PAT! dedi, ortalık büyük bir şiddetle inledi. İşte o an’dan çıktı bu aşk yaratma aşık olma çabası. Sormayın ne aşkı diye; dedim ya kim olduğu belli ama kime olduğu belli değil diye. O yüzden ‘o’ andan itibaren kelimeler döküldü hepten, bir baktım ki Onlar ben oldu birden. Olay şu şekilde cereyan etti.

Gecenin bir vakti doğum günüm şerefine, koymuşum en kral gavuru Şarlaznavur’u, üst üste dinliyorum ‘hier encore’u. Hayır hayır bir kış gecesi değil, bir eylül gecesi; ama eylül’den değil, hüzünden; ama hüzün dökülüp serpilir diye değil, tam tersine çok iyi ifade etmiş bu şarkı o an’ımı diye. Oturmuştum bilgisayarın başına, bari doğum günüm şerefine yazmak aşkına. Nane kokusunun genzimi açtığı kahve fincanımdan sekiyordu Liszt’in noktalı notları. Gaza geldi ifadem baktım yazıyorum çalaklavye. Aldım vitesi boşa, bilinci bayır aşağı… aha bunu okuyunca A ne gereksiz bulacak ama B nasıl gülecek diye düşünüp sevinirken, bir sonraki cümle için C’nin entelektüel açıdan zengin takdirini kazanmanın şevki şekillendiriyordu bu daha önce vasıtaya benzettiğimiz aklın yollarını.
Ne zaman, nasıl oldu bilmiyorum, ama o anı çok iyi hatırlıyorum. Birden içine yazdığım sanal alemin kapısı işlevindeki ekrandan geri yaşadığım gerçekliğe fırladım. Sürekli pat pat klavyenin tuşlarına darbeler indirmekte olan ellerime -o andaki haliyle patilerime- baktım. Bakınca birden parmaklarım durdular olayı ancak kavradılar. Durulunca, sordum kendime:

Ağğğğbi! Naapıyorum?

İşte o an pat diye. Vurdu kafama. Başladım o an hissettiklerimi, gördüklerimi yazmaya. Ama o kadar saçma, bağlamsız ve mantıksız geliyordu ki tutmuyordu bir türlü maya. Vazgeçtim hemen. İşte o an için, kim diye sorarlarsa tüm yarattığım bu evren içinde ben yabancıyım.

İşte bu pat denen bilincin kendine gelme durumu, yazı pratiğine blackout gibi yerleşen zamansız, anlamsız farkındalıklardır. Önce içinde bulunduğumuz gerçekliğin yaşanmakta olan gerçeklikle bir olmadığını anlar, icraatımızın ne olduğunu kendimize sorarız. Tek başına bu durum bile acıtır. Yazı yazdığımızı fark ettiğimiz zaman, yazının içinde geçen öznenin, napıorm sorusuna cevap veren özneden farklı olduğunu hissederiz. Bu bir histir; rasyonel değildir. İşte o an, yazıdaki cümleleri kuran ve kendini ifade eden özneye yabacılaşırız. Ama bu yabancılaşma anı saliselik bir olaydır. Kendimizi disipline etmekte o kadar ustayızdır ki, hemen geçiştiririz bu bilinci. Zira yazının bütünlüğüne, tutarlılığına ve yazan öznenin karizmasına çizik atan, ziyan bir durumdur Oww fak deriz, Fark etmemiş gibi yaparız. Nasıl mı?
Yok, abarttığım kadar değil bu geçiştirme hali. Otomatik gelişir, bilinçli bir zorlama değildir, çünkü bunu yapan teknikler benliğimizde gizlidir. Hani her yazıda otomatik olarak önşart gibi aradığımız bütünlük ve tutarlılık denen teknikler var ya, işte onlar bizden habersiz halleder olayı. T’nin maliyesi gibi çöker başımıza da örtbas ederler özne ile yazan özne farkını.
Hatta bazen örtbas etsek de geri dönmekte zorlanırız yazan öznenin gerçeklik algısına. Bazen “ben” demek bile bizi üşütür. Ya da tam tersi, baskın bir şekilde tümcelerin sonuna M koyarız. (bkz. ilk yazımız) Bu baskı doğasında vardır. Zaten, kendisini, güya, ben’in ifadesinin vücuda gelmiş hali olarak anlatan (yazan) “ben” tam bir iktidardır. Demokratik olarak fikirler arasından seçilip ifadeye gelmiş olsa da aslında acayip baskındır. Tek amacı gerçekliği kendince performatif olarak algılatmaktır. Aslında bir diktatördür. Ona göre, ifade nesnelleştirilirken bir şekilde tutarlığı sağlamak zorunludur ve sadece tek ve bütün bir kimlikten yazılmalıdır. O da yazan ben dir.
Fark ederiz ki o ben değildir ve ben diye bahsederken kim bilir hangi tahakküm ilişkisinde egemen rolü zapt etme amacı ile harfleri ardı ardına dizmektedir. Biliriz ki o sırada yazı ben diye konuşur ama öznesizdir. Ama sadece yazıda görülenler gerçeklik olarak ifade edildiği için ve tabi ki bu anlar rasyonel olmadığı ya da rasyonel ifade edilemediği için, herkes sanar ki o öznesizlik yoktur; ihtimalsiz yazar tüm haliyle “ben” olmuştur. Ne büyük bir yalan. Duymadınız mı, o şeytan hep farklı kimliklere bürünür en çok da tanrı olmayı sever, ben bilirime getirir; en bi ben bilmeeeem dediği zamanlarda bile. Bir düşünelim. Eminim en bütünlüklü yazılarda bile çoğumuz fark eder bu blackout’u. Ama okuyucu da es geçer. Yazan özne de okuyanlar da hiç olmamış gibi algılamaya zorlar kendini. Hatta Çok çok olur tam olarak fark edilir o blackoutların yazıdaki yeri. Kim bilir noldu acaba yazara die düşünürüm. Acaba çok derin bir farkındalık mı yaşadı ya da çoktan bu yazan özneye kendini kaptırmıştı da sadece o an mı hapşırmıştı. Yoksa ellerinden öptüğü annesi elinde kahve ile yanına mı gelmişti ya da yalnızlığının tek dostu turkcell bir mesajla şuurunu mu bipbiplemişti…

Bakalım neler geçmiş küçük kafamdan o an.
[Uff fena çarptı köşeli parantez zavallı "ben"in kafasına. Karışmasın kimsenin aklı zira o satırların yazarı "ben" baygın şu anda. Açıklanması gerekenler çok, vakit az. Haha, güzel soru değil mi? "ben" in sorduğu... Nasıl ben demeden beni anlatabilirim? miş... Cevabı kendisi de biliyor ama bu retorik soru sayesinde ne kadar önemli bir görevi olduğunu herkesin gözüne sokuyor. Zaten "ben" demeden beni anlatmak gramatikal olarak bile zorlayıcıdır. Ama zor güzeldir. Bu yüzden, bir kerelik yazılan bu "ben"siz bir paragraf için şu iki işaret “[ ]” arasında, fiilin sonu boş bırakılacak. Bunu belirtmek için bir kayıp ilanı yeterli. Şimdi, birkaç satırlık oyalıyor (kayıp ilanı: u ve m harfi) "ben"i. Ama hemen anlamanız lazım çünkü fazla tutam (kayıp ilanı: a ve m harfi).
Açıklama: hain plan, "ben" öznesini tamamen ortadan kaldırmak. Kimler mi kaldıracak? Tüm yukarıda sayılanlar... Neden mi? Çünkü o bir hırsız. İsim hırsızı. Nasıl cereyan etmiş peki bu mevzu? "Onlar" tanırmış beni; onların mahalledenmiş. Aslında, şimdi kendine "ben" diyen yazar-özne, eskiden onlarmış. Evvel zaman içinde, özne-nesne içinde; onlar, bunlar, şunlar hep beraber oynarmış. Ne zaman ki bir gün çok eğlendiklerini fark etmişler bunu başkalarına da anlatalım demişler; aşkın büyüsü bozulur gibi, bu anarşik eğlence bitmiş. Ben, yazar olan "ben"i yaratıp, beni, seni, bizi daha doğrusu tüm sayılanların bütünü olan eski kendisini, "onlar"dan ayırarak rasyonel bir zemine oturtmaya çalışmış. Geri kalanı da "onlar" diye adlandırmış.
Peki tüm bu "onlar" arasında fark yok mu? Ayrımı nasıl belirtmeli? Fikirler denen o agresif yolcuları illa hizaya mı sokulmalı? Peki, Duygular denen yaşlılar ve gaziler bölümündeki işgalcileri mutlaka bir yere oturtup kontrol mü etmeli? Eski ben olsa : "Böyle olmamalı" derdi. Şimdiki "ben" ise sana göre süt bana göre şokola diyor; çok basit yansıtıyor herşeyi. Fikirlerini üstün tutuyor, kendine en bi beeen yaratmak için bu fikirleri disipline ediyor. Baksana şimdi de fikirlerim uçmasın diye yazdıklarını süsleyip millete okutmaya başlamış. Oysa, böyle olmamalı! Öyleyse, birşeyler yapılmalı! Hah! İşte! Bu ayrımı yok etmek için alındı bu blog, bu aşk. Bu yüzden şimdilik sözü "ben" e bırakmalı. Zaten görülecek ki, bu paragraftan sonra tekrar, yazar özne "ben" kontrolü alacak ele, hatta almalı. Fıst,fıst! Romantizm kokusu; "ben" ve "onlar” baş başa kalmalı. Bu noktadan sonra fiillerin zamanı intikam zamanı...]

6 yorum:

ikinehir dedi ki...

günebakan, kafiyeli olduğu için.
hayal, aklıma geldiği için.
hayalgücü, ikinci dereceden aklıma geldiği için.
hayalin gücü, niye böyle demediğimizi merak ettiğim için.

Adsız dedi ki...

'ben' i besleyen ve büyüten onlardan biri

hamdi dedi ki...

u la la la.
seviyorum en sevdiğim 10 yazarı birden okuyormuş gibi 'ben'i okumayı.
danke and go on and on and on and on..lar. (çakaal, anladın tabi hemen)

ikinehir dedi ki...

kafamı karıştırmaya, patilerime baktırmaya, beni yazan benden uzağa koyup yazan bana uzaktan bakmamı sağlamaya ne hakkın var?

hakkın var.

ama göremediklerimi görmek ve ne kadar disipline olduğumu düşünmek için ara istemek durumundayım.

eylul dedi ki...

Ben en çok okurken kafiyeyle bıraktığı o tadı sevdim, eline sağlık 'sen'in.
Belki içeriği işime gelmediğinden biraz da:D
'ben' demeyiver kendine, anlar ve aldığın kararlarla ifade ediver kendini. sen sen olmayacak mısın? Kişisel tarihin, özel ilişkilerin, tahakküm ilişkilerin, ideallerin vs vs vs. Sürekli değişir farkındayım. Sürekli başka bir sen oldun gibi ama her değişme anının bir öncekine ihtiyacı olduğu bir 'sen'den bahsediyoruz. 'Onlar' sen olamaz. sen de onlar olamazsın. Şokola bazen çikolatanın yerini tutmaz ya da sadece ekmeğe ihtiyaç vardır bazen.

Yıkıp geçmek iyidir, sürekli self-destruction. Lazımdır, gereklidir, farkına varmasan bile olur, süreçtedir yıkım. Yapmak/İnşa etmek lazım değil mi be can tekrar yıkmak için? ve belki de sonunda durulup inşa ettiğine bakıp bu fena olmadı artık içindeki taşları kırayım demek can?
(Bu can iki sesli.) 'ben'i yıkmak gerek diyen sen de 'ben'sin boşuna numara yapma:)Kontrolü ele almayacak 'ben', zaten hep kontrol onda:D
Daha yazılır ama uyku tonda. (Uymadı da sana özendim:))

Adsız dedi ki...

eylule katiliyorum.
ilk yazida onlar benim diyerek tum ozneler arasindaki ayrimi yok etmistin. simdi ise boyle bir ayrimin varligina dayanarak tekrar bi self-destruction'a baslamissin.