9.1.08

Ben adamım



“Bugünün geleceğini biliyordum” diyerek kendimi avutuyordum. Ne katilin çektiği gibi bir acı ne de makinistin yaşadığı rahatlamaya benzer bir şeydi… Kayıtsızlık hakimdi belki de. Var olmuş muydu ki, yokluğu kayda değer bir fark yaratacaktı sanki. Der gibiydim.

Hayatımız boyunca bir takım gerçeklerin peşine düşüyoruz. Aldatıldığımız zaman kızıyor, yanıldığımız zaman utanıyoruz. Gerçek güç demektir. Gerçeği bilmek herşeyi kontrol edebilmek gibi gelir. Bu sebepledir belki de bizi sürekli bir şeyleri sorgulamaya iteni yadsımıyoruz. Gerçeği bilme arzusu…
Ama daha evvel sorulmayan bir soru var ki hep göz ardı ederim, önümüze sunulursa halı altına iterim. Madem öyle, sen cevap ver. Biliyorum ve söyleyebilirim desem, razı olur musun?

Gerçeği bilmeye hazır mısın? Kaldırabilir misin? Gerçekten?

Gerçeğin ne olduğunu bildiğim bir zamanda, hatta sürekli kafama vurula vurula unutmama fırsat verilmeyen bir anda, gerçekten kaçabilme arzusunu buldum kendimde. Hani gerçeği bilmek gücü elinde bulundurmaktı ya, ben bilmezmişim asıl gerçekten kaçmanın güç istediğini. Bir çocuk kadar güçlü olmak gerekirmiş bir takım yalanla oyalanmak ya da gerçeğin ne olduğunu göremeyecek kadar arzularının esiri olmak için. O kadar sosyal varlıklarız ki arzularımızın esiri olmak için canımızı veririz. Ama ben gerçeği bir süreliğine unutacak kadar dahi arzularımın esiri olamadım.

Aslında oldum. Bir süre inandım. Hatta herkesin gerçek diye bildiğinin aslında bir yanılsama olduğuna ve bir şekilde bazı sinyallerle asıl gerçekliğin bana göz kırptığına. Ama o kadar merhametli bir adamdı ki bu bir şekilde benim cesaretimin kırılmasına dayanamıyordu. Sanki herkes bir saniyeliğine gözünü kapasa, benim içimi rahatlatmak için gerçeği saniyelik de olsa ortaya çıkaracak ve dayanmam için destek olacaktı. Ve daha sonra hepimiz eski hayatlarımıza.

O sırada çocuk olmamak ne mümkün. Öyle bir durum ki bu budur diyorsunuz, ve kimsenin inanmayacağını biliyorsunuz ve en güzeli gerçekliğin kaynağı olan kişinin kendisinden başka kimsenin inanmasına ihtiyaç duymuyorsunuz. Hayatta nelerin mümkün olabileceğine dair bir fikir üretimi gerçekleşiyor haliyle. Ama bu mümkün olanların hiçbiri benle ilgili değil. Hatta o kadar ki, kendimi var olduğunu sandığım gerçekliğin içinde hayal ederek dahi onun tekilliğine gölge düşürmek istemem gibi.

Olur da şans yaver giderse, arada sırada tekrar onun yarattığı dünyaya dönüyorum. İçine doğduğum ve ister istemez yaşamak zorunda olduğum bu gerçeklikten bir an için kopabilirsem – ki bu kopuş zaman-mekan mefhumlarının değişimi değil sadece algının değişmesi- o anda içinde yaşadığım oda, çevremdeki nesneler, dudakları kıpırdayan ama ne dediklerini duyamadığım insana benzer varlıklar sanki benim varlığımdan haberdar değilmiş gibi kendi gerçekliklerini yaratıyorlar. Sanki herkes herşey her her, kendi dünyasında. Uyku ile uyanıklık arası bir hal. Ne olduğunu anlamaya çalıştığım anda yok olacak kadar kırılgan ve alıngan.
Tüm cesaretimi toplayıp bunun gerçek olup olmadığını sormak istiyorum. Maalesef o kadar büyük bir risk ki bu soruyu sormaya kalkışmak. O bahsettiğim güç işte burada gerekiyor. Hani sorunun cevabı evet olacak olsa, tüm bunların yaşanmayan bir gerçek olması büyük bir kayıp olacak. Kaldıramam. Cevap hayır olacak olsa, o anda gerçeklikten bu kadar kopmuş olmayı hatta bundan haz alarak dahasını istiyor olmayı başka birinin önünde kabullenmiş olmanın verdiği rahatsızlık oluşacak. Yok, yok bunu da kaldıramam. Tekrar olgunlaşmalıyım. Çünkü zayıf olmayı garipsemediğim tek çağım, son yaşlarım.

Ben adamım.
Peki maden bu kadar meşakkatli bir iş, kaldırılması güç. O zaman nasıl oluyor da tüm bu durumumu analiz edip bir şekilde size iletme fırsatını buluyorum? Sanki, bunları yazmanın ve dolayısıyla itiraf etmiş olmanın tek gerekçesi şu anda -anlık olarak- bu bahsi geçen onun dünyasında var olmam. Hatta itiraf ediyorum, biraz önce şu cümleyi yazmam ile kendisi kayboldu bile. İçimden bir ses mantıklı olanın tüm bunları silmek olduğunu söylüyor. Bir başka ses ise bu üzerime yapışan ve gerçek olduğuna bir süreliğine inandığım gerçeklikten kurtulmamın tek yolunun tüm bunları yazmak ve dolayısıyla somutlaştırarak kurgusallığını olumlamış olmak olduğunu söylüyor.

İşte böyle ben de başlıyorum yazmaya. Yokmuş meğerse gücüm tüm bunları kaldırmaya. Ne acıdır ki senden kurtuluyorum. Zaten bugünün geleceğini biliyordum.

5 yorum:

sarıhayal dedi ki...

gerçekliği ayakları yere basan bir halde düşlersek (kabul edersek) onu parçalamamız, ayrıştırmamız mümkün olabilir. dolaptaki fotoğraf albümü tüm somut ve soyut anlamlarıyla kendi gerçekliğini oluşturur. pencerenin önüne konan serçe de, onlardan herhangibiri de, sarıhayal de. her varlığın gerçekliğinin ötekilerle ilintili olduğunu da aklımızda tutar, böylelikle kendimizi kaygan zeminden kurtarabiliriz.

gerçeğin ne olduğunu bildiğin zamanı merak ettim. nedir kulağına fısıldanan, ya da beyninde ışıyan?

et le demi-réveil de notre cher Proust...
arzularımın gözlerimi kamaştıran, ışıltılı perdeler indirdiği anlarda tüm hayatın sadece bu uyku ve uyanıklık arasındaki halden ibaret, gerçeklik sandığımız o yüce(!) şeyin minicik yapıtaşlarına ayrılan bir toz bulutu olduğunu hissederim. halbuki toz bulutuna dönüşen arzuların ta kendisidir. onlardan sıyrıldığım anda bir ürperti kaplar bedenimi, gerçeğin (gerçeklerin) soğuk dokunuşunun etkisiyle...

(öyle geliyor ki, onlar korkmamalı kendini tekrar etmekten. onlar kendini [günahlarını?] eşeledikçe yeni onlar doğar, büyür, serpilir. zeka kıvılcımlarını sürekli kovalamak, sımsıkı tutmak gerekir sadece.)

Adsız dedi ki...

benlik illüzyonundan kurtulup, her ilişkiye yalın ve sade yaklaşmak bir an için elimizde olsa keşke. Başka birinin rengi, dertli çelişkili halleri, hayatı biraz daha sevecen hale getirişi tutkuya yetmez hiç bir zaman. Beklenilenin ihtiras olduğu ne kadar inkar edilse de, yaralayanın yanındayızdır hep. Diğerlerine hiç bir şey hissetmediğini söylemek, ya da herşeyin baştan belirtildiği gibi gittiğini söylemek kolayken, bu bile eski yaranın yüceltilişi. İşte hiçbir şey o kadar karışık değildir ne var ki, hiç bir duygu o kadar zor, derin değildir. Bu abartılı tepkilerin-ya da tepkisizliklerin- tam da bu halin verdiği alttan alta sevinç ve övünmenin karşıdakinin içeriğiyle bir ilgisi de yoktur. Eskide yaşanmışlıkların ağırlığıyla, artık her şeye hafif hafif yaklaşarak kendini kaybetmek bile mümkün değildir, artık. Yine de farklılıktan duyumsanan gurur, karşısadikinin acısını görmemezlikten de gelemez, onunla acıyı paylaşır. O, acının esrikleştirmesiyle, yapay üzüntü ve zevkler arasında salınıp dururken, vicdan azapları binbir nedenin öne sürülüşünün rahatlatışıyla havalara uçacak. Sadece kendine yetip, onu eğlendirecek kadar acı. bu kadar yeter...


ve not: Bunlar kime yazıldı? yazan kim? hiç bir fikrim yok. umarım kimse spekülasyon yapmaz bu konuda, tamamiyle yabancı biriyim, çünkü. Sadece hayatıma uyan bir çığlık yakaladım-ya da çok alakasız bir biçimde yakalayamadım-. Kitabın ardından heveslenip yazmaktan başka bir şey değil bu.

cank. dedi ki...

bu yorumu herkes okusun isterim.

Adsız dedi ki...

Merhaba yeniden,

Üstteki yorumumu (isimsiz) 'Ben Kadınım' adlı anlatı için yazmıştım. Tabi, bu başlık altında oldukça alakasız olmuş. Bu yüzden iki yere de yazmış olacağım.

Bir de eleştiri yazmam da sakınca yoktur umarım. Bu tarzda yazmak tek bir anlatıcının olduğu hikayelerden çok daha zor. Sanırım güçlü bir anlatıcı içselleştirilmediği için tahlillerde biraz daha yetersiz kalınıyor. Bu yazıyı okuduğum zaman dilin daha cansız olduğunu düşündüm. Bir yandan da, içerikle daha uyum içinde olsa da, bunu okura hissettirmek gerek. Nasıl olacağını bilemiyorum.

onlarbenim dedi ki...

Sevgili isimsiz,
Ben adamım burdan gideli çok zaman oldu. Onun adına konuşmam gerekirse: öncelikle onunla bir konuşmamızda senin ilk yazdıgın yorumu çok begendiğini söylemişti. Hatta bana takdirlerini iletmemi rica etmişti.
Ayrıca emin ol ki onlardan herbiri sevilmekten çok eleştirilmek ister. Fakat daha da çok istedikleri eleştiriler açık acımasız ve kafadan giren cinsten olsun.
Ben adamımı bilmem, ben kadınımı hiç bilemedim zaten. Ama onları tanıyan biri olarak son paragraftaki eleştirini pek anlamadıgımı itiraf edebilirim.
Son olarak bir mahlas hiç fena olmaz..