9.11.10

Ben müşkülpesentim

Hani gündelik hayatın koşuşturması sırasında hep kısa kestiğimiz, pek de üzerinde durmak istemediğimiz farkındalıklar olur ya. Ya her zaman gözümünüzün önünde olan bir unsur o an için farklı gelir, ya da bir anda kendimizi geçmişin sıcak ama ince kollarında buluruz. Ben o anları çok severim. Elimden geldiğince o ruh/akıl halinde kalmaya çalışırım. Ne zaman ki bu durumun uçuculuğuna engel olamayacağımı anlarım, işte o zaman geleceğe bir sinyal yollar, geçmişten aldığım hakla o farkındalık anını hiç unutmayacağımı söylerim. Kim bilir belki gerçekten de unutmayacaktım, belki de sırf kendime buna dediğim için beynime kazımış olacak, böylece unutmayacaktım. Ama kim der ki o anda aklıma gelen geçmiş parçalarının da o geçmiş zaman içerisinden gönderilip bu zamanda kendini anımsatmadığını. Ne geçmişin hükmü vardı gelecekte ne de şimdiki zamanın. Neyse uzatmayalım. Uzun zamandır onlardanbiri değildim, şimdi onlardanbinlercesini üzerinize kusmayayım.
O ana geri dönelim. Hiç sevmediğim birşey yapıp, sevgili okuyucumun gözünde canlandırması için (belki de bencilce bir amaçla sırf okuyucunun gelecekte yaşayacağı bir farkındalık sırasında çok sevdiği onlardanbirini hatırlaması için) o anı betimleyeceğim.
Güneşin batmasına bir belki iki saat vardı. Bütün gün yapmam gerekenler listesine mümkün olduğunca çok tik atmak için koşuşturmuştum. En önemlisi aylardır yapmış olmam gereken bir şeyi yapmanın tatlı yorgunluğunu yaşamaktaydım. Ne yaptığımı söyleyeceğim, ama düşünün ki aylardır her gün uyandığınız andan tekrar uykuya daldığınız ana kadar kafanızın bir yerini kemiren bir gereklilik.
Trenin gelmesini beklerken daha ne kadar bekleyeceğimi düşünmeye başlamıştım. Bunu düşünmemin treni hızlandırmayacağını kendime hatırlatıp sabahtan beri çok zor da olsa yakaladığım şu hiçbir şey yapmama durumunun tadını çıkarmaya başladım. Derken ipodumdan kulaklarıma şu şarkı uzandı.
Bir an gülümsedim. Ne zaman gülümsesem gözlerim güneşi arar. Karşı yakanın grotesk yapıları arkasına saklanmasına henüz vakit vardı. Hemen güneş ışınlarının gözlerime girmesine izin verdim. Sonra istemeden de olsa pek sıklıkla göremediğim bu yapıların konumlanmasına çevirdim. O anda gördüm. İlk defa gördüm. Şu şehre geldiğimden beri onu ilk defa gördüm. Gördüm, o kadını görmenin beni bu kadar mutlu edeceğini bilemezdim. Farkına vardım ki kaç ay olmuştu şu şehre geleli. Hani ismini andığımızda herkesin hemen aklına gelen o kadın. İnanamadım. Nasıl olurdu da bunca zamandan, hele hele şu şehre yerleşme – alışma uğraşındayken hiç görmemiştim kendisini. O gün yapmam gerekenler ile bu kadını ilk defa görmenin arasındaki baglantıyı farkedince o anın tadını daha uzun yaşamaya karar verdim. Yıllar sonra hatırlayacaktım, çünkü aylar süren kabullenmeme serüveninden sonra artık resmiyete dökülmüştü. Ben yeni bir hayata başlayacaktım.
O anı devam ettirmenin telaşı ile sonlarına yaklaştığım şarkıyı başa almak istedim. Ama ipod shuffledaydı. Şarjı azalamaktaydı. Ve eminim ki cebimden çıkardığım anda kapanacaktı. O anda aklıma buraya geldiğim ilk hafta aldığım kulaklık geldi. Üzerinde ufak bir kumandası var. Sadece sesini açmaya kısmaya ve ipodu kapamaya yarıyor diye biliyordum. Ilerleyen haftalarda şansa da olsa kapama düğmesine iki kere basınca bi sonraki şarkıya geçtiğini farkettim. O an ise shuffle’a aldığımız listeyi bir şekilde geriye döndürmek gerekmekteydi. Ya cebimden çıkarıp geriye alıp kapanma riskini alacaktım ki bu o anı mahvetmeye yeter de artardı bile, ya da boşverip bir sonraki şarkıyı yalandan bir sevgiyle kucaklayacaktım. Nasıl oldu bilmiyorum ama iki kere basmak yerine üç kere basmaya karar verdim. Ve şarkı tekrar çalmaya başladı. Ohaa, ne keşfettim laan.
Bu farkındalık anlarının kompleks yapısının tesadüfi gelişimi çok hoşuma gider. Sanki bir anda çevremde olup biten herşey birbiri ile bağlantılı gibi gelir. Kendimi evrenin merkezinde hissederim. Yani, düşünsenize bir karar veriyorsunuz, onu uygularken bu durumu sembolik olarak resmileştiren birşey görüyorsunuz, o anda ise renksiz hayallerle yarattığınız ufak dünyanızda yeni bir keşfe şahit oluyorsunuz... Çevremde hep bu tesadüfi anları anlatıp anlam çıkaran insanlardan olmuşumdur. Daha sonra bunun üzerinde duracağım ama bilmenizi isterim ki bu tesadüfi durum üzerine hep şüphem olmuştur. Tüm bu olanların tesadüfi gelişmediğini, bu baglantıları beynimin yaptığını düşündüğüm zamanlar. Oysa, neden beni mutlu eden bu kısa farkındalıkları da sorgulamak gerekti ki? Neyse bu konuyla önümüzdeki yazılarda ilgileneceğim.
İşin garip yanı, o kadını gördüğüm gün, kendimce yenilgiyi kabul edip gerekli adımları atmaya karar verdiğim gündü. Artık ne yaptığıma gelebiliriz.
Ne yaptım? Elimden geleni yaptim sanirim. Yapmam gerekeni yapmamak için elimden geleni yaptım. Bu şehre geldigimden beri yerlesik hayatin gerekliliklerini yerine getirmek yerine mumkun oldugunca agirdan aldim. Hic acele etmedim yasayacagim yeri secmek icin. Haftalar sonra onlarca secenek arasindan birini  sectim belki de onca secenegin kafamda yarattigi yorgunluk sebebiyle. Cevremdeki herkes aynı soruyu soruyordu. Ben de kendime sordum. Çok mu seçiciydim? Ya da yaşadığım yere gereğinden fazla mı önem veriyordum? Yoksa günlük hayatımı belirlemesi açısından bu seçimi fazla mı fetişleştiriyordum?
Hadi ama, benim gibi bu şehre yeni gelen taze bir hayat kurmaya çalışanlar vardı. Herkes ilk haftalardan bir yer seçti, yerleşti. Hepsine şahit oldum. Tonla para harcayıp odalarını döşediler, neye gereksinimi olduklarını henüz bilmeden farazi ihtiyaçlarını temin ettiler. İhtiyaçları olandan fazlasını satın aldılar sanki güzel bir yaşamı satın alır bir edayla anlattılar. Bu işi ben mi fetişleştiriyordum yoksa onlar mı?
Nedense bana sunulanı hemen kabul etmemek gibi bir huyum var. Seçeneklerimin hepsini görmeden karar verememek gibi. Bu sorunsalı daha önce ben katilim dile getirmişti. Seçenek özgürlüğünün yarattığı atalet hali. Evi bulmam iki haftamı aldıysa, odamı yaşanılır bir hale getirmek iki ayımı aldı. Farkındalık anını yaşadığım gün bu atıl duruma son verme amacıyla yola çıkmıştım. Ama hemen bilinen mağazalara gidip herkesin aldığı eşyaları almak istemedim. Ucuz mağazalardaki eşyaları basit buldum, toptancılarda ise konformizme isyan bayrağı açtım. Zor beğenir gibiyim. Ben müşkülpesentim.
Aslında  ihtiyacım olan herşeyi ilk haftadan halledebilirdim. Ama öyle geliyor ki, emek vermedikçe birşeyi gerçekten benimseyemiyordum. Yani şu odayı yapmak için 2 ay harcayıp onlarca seçeneği değerlendirip kafa patlatıyorsam yine ilk seçeneğe dönebilirim, herkesin yaptığını yapabilirim. Ama kendimi farklı olarak gördüğüm nokta, bana sunulana hemen atlamayışım. Sorgulaması yeterince yapılmamış bir karara ne bağlılık gösterebilirdim ne de sevgi.
Öff ne sıkıcı olmaya başladı. Yani şu satırları okurken bile aslında kendimi nasıl kandırdığımı kapatmaya çalışıyor gibi hissediyorum. Oysa ki durum daha basitti. Kendimce bu ertelemenin daha derin bir sebebi vardı. Odayı bitirinceye kadar kabul etmeyecektim yeni bir yaşama başladığımı. Düşünsenize odamı tamamladıktan sonra ne kalacaktı geriye bahane olarak, bu yeni hayata alışmakta geç kaldığıma...
Evet, farkındalık anı aslında bunu kabullendiğim andı. Kabullenmem gerektiğini baştan biliyordum. Bu ilk değildi, yeni bir yaşama başlamak açısından. Önceden bunu kabullenmem gerektiğini biliyordum. Ama bahaneci yanımın konuşmasına tekrar izin veriyorum. Belki de gerekenleri yapsaydım bu bahsi geçen yeni hayatın aslında benim için kabullenilmesi gereken bir şey olduğunu farketmeyecektim.Zira o sırada da önceden bildiğim bu durum önüme sunulmuş gibi hissettim. Yine önüme sunulanı hemen kabul etmedim. Aylarca, onlarca seçeneği değerlendirirken aslında sadece bu gerçeği kabul etmek için kendimi hazırlıyordum. Böylece bu yeni hayatı kabul etmek zorunda kalmayacaktım. Kendiliğinden oluşacaktı. Soğuk ama güneşli bir günde en baştan gözümün önüne konulan, bana sunulan o kadını ilk defa gördüğüm gün...

6 yorum:

Daisy de Crécy dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
Daisy de Crécy dedi ki...

gecmisin sıcak ama ince kolları.
ne kadar celimsiz değil mi?
bazen bir avuntudan ibaret olsa da, gecmisi yaşadığım ana karip öyle soluk almak istiyorum.
gecen hafta çok yakın bir arkadasım yıllar önce ona yaptıgım acimasiz hatalarımı animsatti. geçmişle yaşayıp, Paris'le, okulla yaşayıp mutlu olduğunu sanan ben aslında o eski pusku hatalarım yüzünden arkadaşımın hiçbir zaman beni kadar sevmeyecegini öğrendim. nicedir bundan korkuyordum.

onlar iyi ki geldi.
bir sıfat değil de nesne veya canli bir varlikken daha ilginç ve kivrimli bir anlatımla cikiyorlardi karşımıza. yazının ikinci yarısından itibaren derinlik kaybettiği hissine kapıldım.

neydikibenimadımburda dedi ki...

ben bu yazıyı okuyup seni gözümde canlandırınca anladım ki hiç karşılaşmamış olsak da İstanbul'un bir yerlerinde seni görebilme ihtimali yokken özleniyormuşsun sen.
özledim seni ben.

Erdem dedi ki...

burda olaydın da iki takılırken arada anlataydın şunları..
özledim bebeğem..

gülşah aykaç dedi ki...

barınma ile 'ev'i olma arasında kalışım - kendimi istanbulun merkezinde yaşama lüksüne alıştırdığım için iki artı birlerin, bir artı birlerin pahasıyla mücadele edişim - kente yabancı ya da kentte yerleşik olma hissini herzaman aynı anda yaşarken evi barkı diploması işi mişi olan toplumsal sabitlerden biri oluşum... ev, iş, okul değil de ipoddaki şarkının tekrar çalma olasılığı ile karşılaşılan kadın şehri şehir yapıyor sanırım. onlardan birçoğu; hayatla organik bir bağ böyle kuruyor.

Adsız dedi ki...

söyleyeceğim çok şey varken kelimeler boğazıma bir bir diziliyor susuyorum susuyorum..alışmaya çalışıyorum benim olmayan bu düzeneğe,uzak durmaya çalışıyorum her zaman kolay olmayan bu günde elim cesaret edip harflere dokunuyor ve keşke...